HOUSE OF THE DRAGON PDF Free Download

1 / 77
0 views77 pages

HOUSE OF THE DRAGON PDF Free Download

HOUSE OF THE DRAGON PDF free Download. Think more deeply and widely.

EJDERH IN
DANSI BAŞLIYOR!
OZEL  PORTAJ
.. ..
WESTE S ATEŞI DONUYOR!
.....
HOUSE OF THE DRAGON
OLIVIA  OKE, PHIA SABAN,
TOM GLY - RNEY, BETHANY ANTONIA,
H RY  E , MA HEW NEEDHAM
AYLIK DİZİ KÜLTÜRÜ DERGİSİ___SAYI: 57___HAZİRAN 2024
Yaz mevsiminin getirdiği enerjiyi hissediyorsunuz, değil mi?
Doğa kendini yenilerken biz de boş durmuyoruz diye düşünü-
yorum. Şahsen boşa enerji harcadığımı fark ettiğim her şey-
den uzak durmaya başladım, size de tavsiye ediyorum. “Aynı
şeyi tekrar tekrar yapmak ve farklı sonuçlar beklemek delilik-
tir,” diyen Einstein’a selam çakarak açıyorum bu sefer.
Episode’un yeni sayısına gelirsek kapak konumuz ile baş-
lamam lazım. Yarattığı bambaşka evrene hayran olduğum
House of the Dragon’un yeni sezonu için Onur Bayrakçeken
özel bir röportaj gerçekleştirdi. Dizinin başrol oyuncularıyla
söyleşen Onur, ikinci sezonda olup biteni önceden öğre-
nebilmeniz için sorularını sıralaş. Röportajın bitiminde
Orçun Onat Demiröz’ün hazırladığı, dehşet saçan ejderha-
lar dosyası da ilgiyle okunacak cinsten.
Önceki ay ekranlara veda eden Yargı’nın büyük âşıkları
Efe ve Tuğçe yani Ulvi Kahyaoğlu ve Merve Ateş’le dizide-
ki takım ruhu ve partnerlik üzerine söyleştim. Dizi biter
bitmez yapmak istediklerini sormayı da atlamadım.
Bir başka önemli röportajımızı da Yağmur Çöl, Ege Erkal
ile yaptı. Bahar dizisinin espritüel kişiliği Doruk’a can
veren oyuncuyla kariyerine başlama hikâyesini ve he-
deflerini konuştu. İstanbul’un tiyatro sahnesinde sık sık
adını duydumuz tiyatro yönetmeni ve oyuncu Kay-
han Berkin röportajı da Yağmur’a ait.
Son dönem işleri arasında fark edilir bir yeri olan
Dengeler: Biri Olmaktan Erol Babaoğlu ile Prens
dizisinden Kerem Özdoğan röportajlanı yine Onur
Bayrakçeken yaptı.
Zeynep Gürer ve Mert Gürer, dizi mekânlan tu-
rizme etkisini incelerken Burak Sakar, 2023-2024
sezonunda dizilerin reyting oranlarını derlendir-
di. Orçun Onat Demiröz’ün The Last of Us hayran-
lanı ihya eden Fallout incelemesi, Ömür Tanyel’in
A Gentleman in Moscow dizi incelemesi, Su Kara-
can’ın umut veren animasyonlanı derlediği yazı
ve Yağmur Özdemir’in Idea of You incelemesi de
yeni sayımızda.
Farklı ve güzel bir yaz olması dileğiyle.
İyi seyirler.
EDİTÖRDEN // OBEN BUDAK
GENEL YAYIN YÖNETMENİ
OBEN BUDAK
oben@episodedergi.com
YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
ENGİN İNAN
engin@episodedergi.com
YAZI İŞLERİ
ONUR BAYRAKÇEKEN
onurb@mylosyayingrubu.com
YOLDAŞ ÖZDEMİR
yoldas@episodedergi.com
EDİTÖRLER
ORÇUN ONAT DEMİRÖZ,
SEVTAP TUZCU, YAĞMUR ÇÖL,
YASEMİN ŞEFİK
GÖRSEL YÖNETMEN
CANSU ÖZCÖMERT
cansu@mylosyayingrubu.com
REKLAM VE PROJE: YOLDAŞ ÖZDEMİR
yoldas@mylosyayingrubu.com
MYLOS YAYIN GRUBU YAYINCILIK
DANIŞMANLIK HİZMETLERİ LTD. ŞTİ.
Adına Sorumlu Yazı işleri Müdürü
ve İmtiyaz Sahibi: ÖZLEM ÖZDEMİR
HAZİRAN 2024 - SAYI: 57
AYLIK SÜRELİ YAYIN
ADRES: Caferağa Mah. Dr. Şakirpaşa
Sok. NO: 3/A Kadıköy - İstanbul
TEL: 0543 345 46 00
Episode’ da yayımlanan tüm yazı, çizim
ve karakterlerin yayın hakları saklıdır.
Yayınevi, yazar ve çizerin izni olmaksızın
hiçbir yazılı, basılı ve görsel yayın organı
ve sanal ortamlarda kullanılmaz.
KISA KISA: EKRAN 04
RÖPORTAJ: EGE ERKAL 06
FALLOUT: THE LAST OF US’A MEYDAN OKUYAN, MAD MAX’TEN İLHAM ALAN VE MAKRO EVREN İNŞASIYLA
PARLAYAN BİR YAPIM - ORÇUN ONAT DEZ 10
RÖPORTAJ: KEREM ÖZDOĞAN 16
KAPAK KONUĞU: HOUSE OF THE DRAGON 22
RÖPORTAJ: OLIVIA COOKE & PHIA SABAN 24
RÖPORTAJ: TOM GLYNN-CARNEY 26
RÖPORTAJ: BETHANY ANTONIA & HARRY COLLETT 28
RÖPORTAJ: MATTHEW NEEDHAM 30
10
06 22
HAZİRAN - 2024
57.
HOUSE OF THE DRAGON EJDERHA REHBERİ: WESTEROS ATEŞİ VE KANI DÖNÜYOR
ORÇUN ONAT DEMİRÖZ 32
TÜRK TELEVİZYONLARINDA 2023/2024 SEZONU - BURAK SAKAR 36
A GENTLEMAN IN MOSCOW: DEVN GÖLGESİNDE YOK OLAN UNVANLAR, YEŞEREN UMUTLAR
ÖMÜR TANYEL 38
RÖPORTAJ: MERVE ATEŞ & ULVİ KAHYAOĞLU 42
KISA KISA: VİZYON 50
DİZİLERİMİZ İLE “ROTA YENİDEN OLUŞTURULDU” - MERT GÜRER & ZEYNEP GÜRER 52
HAYALLERE IŞIK TUTAN ANİMASYONLAR - SU KARACAN 54
RÖPORTAJ: EROL BABALU 58
RÖPORTAJ: KAYHAN BERKİN 64
TABULARI YIKAN BİR AŞK HİKÂYESİ: THE IDEA OF YOU - YAĞMUR ÖZDEMİR 70
58 64
3842
THE BOYS 4. SEZON
Çizgi roman efsanelerinden biri olan Garth Ennis’in
aynı isimli serisinden uyarlanan The Boys, Prime
Video katalundaki en popüler yapımlar arasında
yer alıyor. Süper kahraman anlalana, ay
ve kanlı bir yorum getiren The Boys rdün
sezonuyla dönüyor.
The Boysun brollerinde Karl Urban, Jack Quaid,
Antony Starr, Erin Moriarty, Jessie T. Usher, Laz
Alonso, Chace Crawford, Tomer Capone, Karen
Fukuhara, Colby Minifie, Claudia Doumit ve
Cameron Crovetti yer ayor. Ayrıca 4. sezonda
Susan Heyward, Valorie Curry ve Jeffrey Dean
Morgan da kadroya kalan isimler arasında. The
Boys, yeni sezonuyla 13 Haziran’da Prime Video’da.
HOUSE OF THE DRAGON 2. SEZON
HBO’nun fenomen serisi Game of Thronesun
prequel’i niteliğindeki House of the Dragon’ın 2.
sezonu, 2024’ün en merak edilen dizileri arasında
yer alıyor. Targaryen Hanedanğı’nın Westeros’taki
taht cadelesini merkezine alan seri, ilk sezonuyla
izlenme rekorla kırştı.
House of the Dragon’ın 2. sezonunda Demir Taht’ta
hak iddia eden Hightowerlar ile Targaryenler
arasındaki kansav ve “Ejderhaların Danolarak
anılan iç sav işlenecek. Yeni sezonun ilk bölümü
16 Haziran’da BluTV’de yayınlanacak.
l
k
sa kısa
EKRAN
s
THE BEAR 3. SEZON
Christopher Storer’ın yaratıcısı olduğu The
Bear, son nemde TV’deki en iyi serilerden
biri olaraksterilen ve Primetime Emmy
Öllerine damga vuran yapımlardan.
Jeremy Allen White ve Ayo Edebiri’yi yılza
nüşren serinin yeni sezonu için de geri
sayım devam ediyor.
Yeni sezonda Ebon Moss-Bachrach, Lionel
Boyce, Liza Colón-Zayas, Abby Elliott ve Matty
Matheson da dönüyor. 27 Haziran’da Disney+
ekranına gelecek 3. sezon Richie ve Sydney’in
kontrolü ele geçirdiği stresli açış gecesinden
hemen sonra anlatacak.
COBRA KAI - 6. SEZON
Netflix katalunda yer alan ve Karate Kidin
spin-off’u niteliğindeki fenomen seri Cobra
Kai, final sezonuyla nmeye harlanıyor.
Toplamda üç kısımdan olak final sezonunun
ilk smı 18 Temmuz’da Netflix’te izleyicilerle
bulacak.
Final sezonu Cobra Kai’nin Vadi’den
elenmesiyle blıyor. Senseiler ve öğrenciler,
karateninnya şampiyonası olan “Sekai
Taikai”de yarışıp yarışmayacaklana ve
nal yarışacaklana karar verecek. Serinin
yaracıları Josh Heald, Jon Hurwitz ve Hayden
Schlossberg da final sezonununCobra
Kai’nin şimdiye kadarki en büyük sezonu
olacı sönü verdi.
l
k
5
ege
erkal
ege erkal
RÖ P O RTA J
p
on zamanların en popüler dizisi Bahar’ın
platonik âşığı Doruk karakterini canlandı-
ran Ege Erkal ile keyifli bir röportaj ger-
çekleştirdik. Maltepe Üniversitesi’nde
tiyatro eğitimi alan ve sahne arkasında
da pek çok farklı pozisyonda çalışan Ege
Erkal ile oyunculuk serüvenini, Bahar di-
zisindeki rolünü ve hedeflerini konuştuk.
Maltepe Üniversitesi’nde tiyatro okumuş-
sunuz. Hep oyuncu olmak mı istiyordunuz?
Hayır, oyunculuk hiç aklımda yoktu. İlkokul, ortaokul ve
lisede içe kapanık bir çocuktum. O yüzden bana çok
uzak bir işti. Yıllarca lisansolarak futbol oynadım. Ha-
yalim futbolcu olmaktı zaten. Daha sonra okul ve futbol
arasında tercih yapmam gerekti. İkisini aynı anda rüt-
mek biraz zor oluyordu. Ben de okulu tercih ettim. O dö-
nem, edebiyat hocam bize bir tiyatro oyunu izleme öde-
vi vermişti. İstanbul Şehir Tiyatroları’nda rça Hayvan
Koleksiyonu oyunu oynuyordu. Onu izlemeye gittim ve
çok etkilendim. Benim de orada olmam gerektiğini dü-
şündüğühatırlıyorum ama bunu nasıl yapacağımı bil-
miyordum. Tabii ben kendimi buna zor ikna ettim. “Ben
yapabilir miyim?” sorusu hep kafamda vardı. Daha sonra
Kadıköy Emek Tiyatrosu’nda kursa yazıldım ve yolcuğum
orada başladı. Ordaki hocalarım, “Konservatuvar düşün-
mez misin?” dedi. “Ben mi? Nasıl? Olur mu benden?” gibi
kafamda sorular dönmeye başladı. Kurs bitince orada
asistanlık yapmaya başlam. İşin mutfağından geliyorum
biraz. İlerleyen zamanda orada konservatuvara hazırlan-
dım ve 2019 yılında Maltepe Üniversitesi Sahne Sanatla
Bölümü’nü kazandım ve yolculuğum başladı.
Özel tiyatrolarda oyunculuk kariyerinin yanı ra sahne
arkasında ışık-ses operatörlüğü, sahne teknisyenliği gibi
pek çok pozisyonda da çalıştığınızı öğrendim. Tiyatro
sahnesinden ekrana uzanan yolculukta neler yaşandı?
Tiyatronun sadece oyunculuk alanıyla ilgilenmek iste-
medim. O dönem ışık yapmak fikri heyecan verici duru-
yordu. O da aslında bir nevi oyunculuk. Belki sahne üze-
rinde gözükmüyorsun ama oyunun akışında önemli bir
rol alıyorsun. Oyuncuyla beraber hareket etmek, doğru
zamanlamayla ışık geçişlerini yapmak... Oyunun akışı
etkileyen kritik durumlar oluyor bazen. Bahar dizisinin
kadrosunda yer alana kadar da bu işi yapıyordum. Benim
için öğrencilik yıllarımda gelir elde ettiğim bir alandı.
Bahar: Uyanmaya Hazır sın? rol aldığınız ilk televizyon
dizisi. Sezona damgasını vuran bir işle ekrana gelmek na-
sıl hissettiyor, senaryoyu ilk okuduğunuzda bu kadar ses
getireceğini düşünüyor muydunuz?
Müthiş hissettiriyor tabii. Hayatta bilmediğim birçok
duyguyu deneyimlediğim bir proje oluyor. İlk okuduğum-
da çok heyecanlandırmıştı senaryo. Asnda işin belli bir
ortalamanın çok üstünde olacağından emindim ama bu
kadar iyi çekileceğini açıkçası düşünmemiştim. Bu nok-
tada Neslihan Hoca, Mehmet Can Hoca ve bütün yaratıcı
ekibin başarısı çok büyük.
Bahar’ın bu kadar sevilmesinin sebebi sizce nedir?
Türkiye’nin içinde bulunduğu buhranın bunda etkisi çok
büyük. Biz okuduğumuz ve izlediğimiz şeylerden çok ça-
buk etkilenen bir toplumuz. Gün içinde zaten birçok kötü
şeye maruz kalıyoruz. İnsanlar artık eve gittiğinde biraz
gülmek, eğlenmek istiyor. Bahar’ın eğlenceli sahneleri-
nin olma, oyuncu kadrosu ve yaratıcı ekibin yorumlayış
biçimi işin sevilmesinde büyük rol oynuyor.
S
RÖPORTAJ: YAĞMUR ÇÖL
FOTOĞRAF: İSMET EGE TONBUL
o
o
45
Birbirinden usta isimlerle çalışıyorsunuz; üstelik bu
isimlerle karşılıklı sahneleriniz de yoğun. Set ortamı
bize biraz anlatır mısınız? Mesela çekerken en eğlen-
diğiniz veya en zorlandığınız sahne hangisiydi?
Ben usta isimlerin olduğu kadroya dahil olduğumda
çok heyecanlanmıştım. Öğrencilik yıllarımda hayranlık-
la izlediğim isimlerdi ve onlarla karşıklı oynama şan-
na sahip olmak inanılmaz heyecanlı hissettiriyor. Set,
bizim genç ekip için biraz konservatuvar gibi geçiyor.
ÇünDemet abla, Mehmet abi ve Buğra abi bize çok
fazla yardımoluyor. Çekerken çok eğlendik klişesine
inanmazdım ama gerçekten çektiğimiz her sahnede
çok fazla eğleniyoruz ama en unutamadığım, 3. bö-
mde Doruk’un Bahar’ı hayal etme sahnesi sanırım.
Çekerken epey gülmüştük. Şu ana kadar zorlandığımız
pek sahne olmadı, sadece kalabalık sahneler, trafik ve
takip etme açından biraz zorlayıcı oluyor.
Doruk çok renkli ve eğlenceli bir karakter olarak kar-
şımıza çıkıyor. Doruk’la ortak noktalarınız var mı?
Ben de sevince Doruk gibi seviyorum. Bazen o duy-
gunun içinde kaybolabiliyorum. Sanırım en bariz ortak
noktamız bu diyebilirim.
Doruk, Bahar’a olan platonik aşkıyla ön plana çıktı, bu
noktada Doruk’la empati yapmanızı istesem onun his-
leri hakkında ne söyleyebilirsiniz? Sizce Doruk bu aşkı
nasıl yaşıyor?
Doruk, ismi gibi çok doruklarda yaşıyor aşkını. Bence
Timur ve Evren’den daha fazla Bahar’ı düşünüyor.
Doruk hisleri konusunda çok açık biri, her duyguyu
çok yoğun yaşıyor. Biz acı çektiği, zor durumlara düş-
tüğü anlara da çok lüyoruz. Bu konuda siz nasılsı-
nız? Duygularınızı sonuna kadar yaşayan birisi misiniz?
Ben maalesef Doruk gibi değilim. Duygulave olayla
içimde yaşarım. Bu konuda Doruk gibi olmak isterdim.
Doğaçlamaları daha çok tiyatro sahnesinde görmeye
alışığız. Bahar dizisindeyse oyuncuların pek çok do-
ğaçlama sahnesi var, sosyal medyada da bu sahneler
çok konuşuluyor. Bir tiyatrocu olarak siz ne düşünü-
yorsunuz bu konuda? Dizide sizin de doğaçlama yaptı-
ğınız sahne var mı?
Bu konuda Neslihan Hoca çok özgür rakan bir yö-
netmen. Bize doğaçlama konusunda çok alan tanıyor.
Tabii ki yazılan keyifli sahneleri de gördükçe bu durum
bizi ekstra iştahlandırıyor. Belli bir olayın dışına çıkma-
dan yapılan her doğaçlama akıymetli buluyorum.
Çün ister istemez metin, oyuncuya bir yere kadar
yardımcı olabiliyor, mesela asistan odasında senaryo-
ya hizmet edebileceğini düşündüğümüz çoğu sahnede
doğaçlama yapmaya çalışıyoruz.
Kuş Uçuşu’nun 3. sezonunda da rol aldız. Nasıl bir
deneyimdi dijital bir projede yer almak?
Güzel bir deneyim oldu. Benim ilk set tecrübemdi. Ha-
yatımda ilk defa set ve kamera görmüştüm. Biraz or-
tamı gözlemleyerek geçti açıkçası. Oradan edindiğim
tecrübeyle Bahar setinde biraz daha rahattım.
Bundan sonrası için hayalleriniz ne? Gelecekte
nasıl bir rol canlandırmak istersiniz?
Güzel bir işle başlangıç yaptığımı düşünüyorum.
Bundan sonra ne olur bilmiyorum ama uzun
yıllar bu işi tutkuyla yapmak istiyorum. Kendi
oyunculuk rları zorlayacağım karakterler
oynamayı çok isterim.
Canlandırmak istediğiniz spesifik bir karakter
veya yer almak istediğiniz bir proje var mı?
Kesinlikle bir gün Hamlet oynamak istiyorum.
Peki, siz neler izlemekten keyif alıyorsunuz?
Takip ettiğiniz diziler var mı, neler önerirsiniz
okurlarımıza?
Son zamanlarda izlediğim Baby Reindeer, Rip-
ley ve Magarsus oldukça etkili işlerdi. Özellikle
Ripley görüntüleriyle hayran bıraktı. Baby Rein-
deer’ın da hikâyesi ve işlenbiçimi etkileyiciy-
di. Brooklyn Nine-Nine ve Rick and Morty de
tekrar tekrar açıp izlediğim işler.
47
o
o
YAZI_//_ORÇUN ONAT DEMİRÖZ
THE LAST OF US’A
MEYDAN OKUYAN, MAD
MAX’TEN İLHAM ALAN VE
MAKRO EVREN İNŞASIYLA
PARLAYAN BİR YAPIM
fallout
KÖ Ş E YA Z I S I
prime VIDEO
11
nterplay Inc. tarafından 1997’de A Post Nuclear Role Playing
Game” (Nükleer Savaş Sonrası Rol Yapma Oyunu) olarak pi-
yasaya sürülen Fallout, oyun dünyasıdeğiştiren ikonik ya-
mlardan. Her yeni oyunla hayran kitlesini büyüterek kült-
leşen seri, 2077’deki nükleer serpinti sonrasında değişen bir
dünyada geçer ve alternatif bir zaman çizelgesinde ilerler.
İlk yayınlandığı dönemden bu zamana oyun dünyasın en
başarılı serilerinden birine nüşen Fallout, Amazon Stu-
dios ve Kilter Films tarandan da TV’ye transfer edilerek
Prime Video kataloğuna eklendi. Popülerliği sebebiyle do-
ğal olarak 2024’ün de en merak edilen TV serilerinden olan Fallout,
“Primetime Emmy Ödüllü” HBO uyarlaması The Last of Us’ın da karşı-
na dikildi.
Açıkçası HBO, The Last of Us oyununun yönetmeni ve yazarı Neil
Druckmann’ı serinin yaratıcılandan birisi olarak revlendirerek çok
yerinde bir karar vermişti. Neil Druckmann ve Craig Mazin ikilisi de
bugüne kadar yapılmış en iyi oyun uyarlamasına imza atmıştı ama artık
çok ciddi bir rakipleri var.
Doğrusu Fallout yayınlandıktan sonra izlenme rekorları rarak po-
tansiyelini gösterdi. 16 gün içinde 65 milyon izlenen seri, The Lord of
the Rings: The Rings of Powerdan (Yüzüklerin Efendisi: Güç Yüzükleri)
sonra Prime Video’nun en çok izlenen ikinci serisi oldu. Akabinde de
Prime Video hız kesmeden serinin 2. sezon onaverdi.
Tabii bu başarıda öncelikli olarak projenin başında Christopher No-
lan’ın kardeşi Jonathan Nolan ile Lisa Joy’un yer alması yatıyor.
HBO’nun Westworld serisinin de yaratıcıları olan Jonathan Nolan ile
Lisa Joy, post-apokaliptik açıdan göz alan Fallout evrenini layıkıyla
TV’ye adapte etti. Ancak seriye geçmeden önce Fallout evrenini biraz
detaylandırayım.
RETRO-FÜTÜRİSTİK ESTETİK, DEĞİŞMEYEN
SAVAŞ VE DÜNYANIN SONUNA DOĞRU
Öncelikle Fallout markası, en başından beri George
Miller’ın başyapıolan Mad Max serisinden ilham alır.
Dolayısıyla Fallout evreninin damarlarında Mad Max
filmlerinde gördüğümüz çorak topraklardaki post-a-
pokaliptik tasvirler ve kitlesel yok oluş bulunur. Hatta
oyundaki bazı araç gereçler, kıyafetler, karakterler de
direkt Mad Max dünyasına dair göndermeler taşır. Zaten
Fallout, 1988’de yayınlanan “Wasteland” oyununun da
devamı olarak kabul edilir.
Fallout evrenini farklı kılan unsurlardan biri de tasarım
özelliklerinin retro-fütürizmden beslenmesidir. Lloyd
Dunn tarafından ortaya atılan bu terim edebiyat, sine-
ma, moda, mimari ve oyun alanlarında kendisini göste-
rir.
Geçmiş ve gelecek arasında köp kuran retro-fütü-
rizm, pop lile bilimkurgu estetiğini de birleştirir.
Örneğin George Lucas’ın yarattığı “Star Wars” evre-
ninde yoğun bir retro-fütürizm etkisi mevcuttur. Keza
Kenny Scharf’ın resimleri de bu açıdan dikkat çekicidir.
Fallout evreninde özellikle 1950’li lların paradigması mevcuttur. Bütün estetik
değerler ve kültür 50’lere kışıp kalmış gibidir. Atom çağına, nükleer güce rağ-
men 20. yüzyılın en önemli buluşlarından biri sayılan ve elektronik devrelerin can
damarı olan transistörler henüz icat edilmemiştir. Bu sebeple elektronik cihazlar
ve teknolojik ürünler farkr. Mesela kola takılarak kullalan “Pip-Boy”lar bu du-
rumun bir yansımasır.
I
JONATHAN NOLAN İLE LISA
JOY İKİLİSİ YİNE HEDEFİ
VURUYOR, FALLOUT SERİSİ
THE LAST OF US’A MEYDAN
OKUYOR. TABİİ BELİRTMEKTE
YARAR VAR, FALLOUT
EVRENİNİN DERİNLİĞİ GÖZ
ÖNÜNDE BULUNDURULUNCA
İLK SEZONDA SADECE
YÜZEY KAZINDI. ÖNÜMÜZDE
AMANSIZ VE ÇILGIN
YENİ MACERALAR DA
BULUNUYOR.
13
Ayrıca Fallout evreninin zaman çizelgesi II. Dünya Savaşı’na kadar resmi tarihi
takip eder. Ancak bu tarihten sonra alternatif bir tarih oluşur. 2077’de yaşa-
nan küresel nükleer savaş ve toplu yıkım sonranda ise esas kırılım yaşanır.
“Büyük Savaş” a verilen bu olaydan sonra bildiğimiz uygarlık sona erer,
radyasyon dolu bir dünya ve mutasyona uğramış yaratıklar insanlığı kucaklar.
Geçerli olan tek mücadele ise hayatta kalma mücadelesidir. Vault sığınakları
dışındaki yüzey şartları da insanlıktan çıkartıcı niteliktedir. Ghoul’lar, per
mutantlar ve daha fazlası...
Doğrusu oyun serisindeki bu “Büyük Savaş” da alegorik olarak “Soğuk Sa-
vaş”ı tanımlar ve insanlığın her an küresel çapta nükleer savaşa tanıklık ede-
bileceğini hatırlatır, gelecek öngörülerindeki karamsarlığı hissettirir.
O yüzden Fallout’un soğuk ve acımasız şekilde akıllara kazınan jenerik repliği
de şudur: “War, war never changes.” (Savaş, savaş asla değişmez.)
KAYNAK MATERYALE SADIK, GÖRKEMLİ BİR PRODÜKSİYON
Öncelikle Fallout oyunları 22. ve 23. yüzyıllardaki farkzaman aralıklanda
geçiyor. Örneğin ilk oyun 2161 nda yani Büyük Savaş’ın 84 yıl sonrasın-
da vuku buluyor. Son ana oyun olarak yayınlanan Fallout 4 ise 2287’yi işaret
eder. Prime Video’nun Fallout serisiyse tüm oyunlan ilerisindeki bir tarihte,
2296’da başlıyor. Böylelikle TV serisiyle birlikte Fallout evrenine yeni bir halka
daha ekleniyor.
Zaten Fallout’un haklarını elinde bulunduran Bethesda Game’in oyun tasa-
mcısı ve yönetmeni Todd Howard da dizinin oyunlardaki ana hikâyeyle bağ-
lantılı olduğunu doğruladı. Bu da dizinin gelecek sezonları ile yeni oyunların
uyum inde gideceğinin göstergesi.
Bu açıdan bakıldığında Fallout, kaynak materyaline sadık bir oyun uyarlaması
olarak dikkat çekiyor ve sıkı hayranları da tatmin edecek bir hikâye arkı su-
nuyor. Bir yandan da bu tercih Fallout evrenine ve oyunlardaki zaman çizel-
gelerine uzak olan izleyiciler için de yeni bir başlangıç sunuyor.
Seriyi Lucy MacLean, Maximus ve Cooper Howard namıdiğer “The Ghoul
karakterlerinin yolculuğu üzerinden takip ediyoruz. Özellikle eski bir film l-
dızı olan Cooper’ın flashbacklerle anlatılan hiyesi Büyük Savaş öncesindeki
dünyaya da ışık tutuyor.
Zaman içinde yüzeydeki hayat dolayısıyla bir ödül
avcına ve hayalete nüşen Cooper, antikahraman
motivasyonuyla da fark yaratıyor. Çorak topraklarda
acımasız bir yabancı olmagerektiren bu motivas-
yon, yüzeyde yaşaman ne demek olduğunu da faz-
lasıyla anlatıyor. Tıpkı Mad Max’in yol savaşçısı “Max
Rockatansky” gibi. Üstelik The Ghoul karakteri seriye
kıyamet sonrası bir “western” dokusu da ekliyor.
Buna karşılık sığınakta büyümüş, beyni yıkanmış ve
50’ler lrel algına kışıp kalmış Lucy MacLean
ise nahifliği temsil ediyor. Ancak bu nahiflik ve op-
timizm, Lucy’nin dış nyaya çıkmasıyla ve yıllardır
saklanan gerçeklerin ortaya dökülmesiyle yok oluyor.
Bana kalırsa serinin en başarılı olduğu noktalardan
biri de Lucy’nin karakter arkında ve dönüşümünde
yatıyor. Çünkü Fallout evrenindeki esas tülük, in-
sanı kendine bile yabancılaştıran çorak topraklar ve
Lucy her lümde farklaşıyor.
Benzer bir durum da militarist bir birlik olan “Broth-
erhood of Steel(Çelik Kardeşliği) üyesi Maximus için
geçerli. Shady Sands’e atılan bomba sonrasında hayatta kalmış
ve kardeşlik tarandan sahiplenilmiş Maximus’un şövalye olma
tutkusu için göze aldıkları ve Lucy ile kesişen yolları hikâye arkın-
da önemli bir yere oturuyor. Maximus’un motivasyonu ile duy-
gulaarasında kışıp kalması da dramatik açıdan iyi veriliyor.
Doğrusu üç aksta ilerleyen hikâyenin örülme biçimi, flashback-
ler üzerinden geçmiş ile şu an aranda kurulan köprüler ve ka-
rakterlerin dönüşümleri seriyi canlı tutuyor.
Tabii serideki makro evren inşası da hayli görkemli ve göz alan
cinsten. Prodüksiyon tasarımıyla parlayan seri, oyundaki evrenin
hakkını fazlasıyla veriyor. Oyundaki retro-fütüristik estetik, se-
riye de aktalıyor. Kullanılan araç gereçler, robotlar, Pip-Boylar,
ğınaklar ve 1950’ler kültürünün ele alınış şekli de ilgi çekiyor.
Bunun yara oyundaki kara mizah anlayışı da çok iyi yansıtılı-
yor. Ofansif, pis şakalar ve karakterlerin kendilerini tiye alan yak-
laşımları bu sefil dünyaya eğlence katıyor. Bir yandan da seride
The Boys serisini hatırlatan grafik şiddet ve “gore” estetik bu-
lunuyor. Kanplanlar manizmayı yok ediyor, post-apokaliptik
vahşiliği tanımlıyor.
Sonuç olarak Jonathan Nolan ile Lisa Joy ikilisi yine hedefi vuru-
yor, Fallout serisi The Last of Us’a meydan okuyor. Tabii belirt-
mekte yarar var, Fallout evreninin derinliği göz önünde bulundu-
rulunca ilk sezonda sadece yüzey kazındı. Önümüzde amanz ve
çılgın yeni maceralar da bulunuyor.
15
KEREM
ÖZDOĞAN
KEREM
ÖZDOĞAN
o
o
RÖPORTAJ: ONUR BAYRAKÇEKEN
FOTOĞRAFLAR: YUSUF CANÖZ
STYLING: ŞİMA USLU
kerem özdoğan
RÖ P O RTA J
p
ülk eğlendik, sonra ikinci sezon geldi
ve yine gülk eğlendik, derken kimileri
afalladı çünkü birinin boğazı kestiler.
Prens dizisi bize kısa sürede her duy-
guyu yaşattı ve bunu o kadar iyi, komik,
şaşırtıcı yaptı ki ortaya bayıldığımız bir
iş çıktı!
Giray Altınok’un sosyal medya projesi
olarak başlayan bu yapımı Alnok, yan
arkadaşı ve uzun redir tabiri caizse
ekürisi olan Kerem Özdoğan ile beraber
kaleme alıyor. Bu ikili neye imza atsalar
izleyiciyi zaten ldürüyorlar ama ilk iki
sezonuyla BluTV’nin en sevilen işlerin-
den olan Prens ile beraber Türkiye’de nadir rdüğümüz bir anlatı
yarattılar: anakronik bir komedi. Ortaçağda, hayali bir ülkede geçen,
isimsiz bir Prens’in ve ailesinin başrolde olduğu bir hikâye.
Kerem Özdoğan bu diziye sadece yetenekli kalemiyle değil, Elçi Sangu
karakterini canlandırdığı oyunculuğuyla da katkı sunuyor. Biz de ikinci
sezonu henüz sona ermişken Prens’i, Elçi Sangu’yu, tabii ki Elçin San-
gu’yu ve diğer projelerini Kerem Özdoğan ile konuştuk.
Keyifli okumalar!
Önce Prens dizisi macerası sizden dinleyebilir miyiz? Giray Altı-
nok’un bir sosyal medya karakteriyken nasıl oldu da diziye dönüştü
ve siz sürece nasıl dahil oldunuz?
O dönem dizi olmasıistediğimiz hikâyeler üzerine konuşurken bizi
çalışmaya itecek, yani lenmemizi sağlayacak konuyu arıyorduk. Bir
gün Giray, sosyal medya hesabında canlanrdığı Prens karakteri için,
“Bunun dizisini yapabilir miyiz?” diye sordu. Müthbir akıl tutulma-
sıyla, “Çok güzel olur, harika olur!” deyip işe koyulduk. Akıl tutulması
diyorum çünpandeminin ortasındayız, sinema-televizyon sektö
sağlık önlemlerinden dolayı yavaşlamış, çok az yeni yana giriyor
ve biz korkunç maliyetli bir işe, hem de bir komedi işine giriyoruz. Biz
bu akıl tutulmasın verdiği heyecanla çalışmaya başladık. Sanırım bizi
bu işe iten en büyük motivasyon, ikimizin de tarihi çok sevmesi ve
bundan eğlence çıkarabilmemiz oldu. Tabii bizim lencemize seyir-
ciyi de dahil edebilmemiz, şvik Bey’le tanışmamız sayesinde oldu.
Projeye güvenip bu işe girmese Prens, llarca kendi kendimize eğlen-
diğimiz bir hiye olarak, bilgisayarda bir klasörün içinde kalabilirdi.
G
Bİz İnsanlara sadece eğlence veya komedİ
sunmak üzerİne Prens’İ yazmaya başlamadık.
Eğer amacımız bu olsaydı, epizodİk dedİğİmİz
(burAdan Episode’a selamlar); her bölüm
başka bİr konunun İşlendİğİ, sezona yayılmış
ana hİkÂyesİ olmayan bİr dİzİ formatında
yapardık. Bİz Prens’te İnsanlara bölümler
boyunca takİp edebİleceklerİ ve seyİr zevkİ yüksek
bİr hİkÂye sunmak İstedİk.
17
Prens nasıl yazılıyor? Giray Altınok ile nasıl paslaşıyorsunuz? Görev dağılımınız nasıl?
İlk olarak, sezon içerisinde takip edeceğimiz ana hikâyeyi oluşturmaya başlıyoruz. Bu
aşamada karakterlerin kendi hikâyesi, ana hiyeye etkileri ve ana hikâyeye bağlankları
yerler yavaş yavaş belirmeye başlıyor. Hikâyenin bölüm sayısını ve her bölümünün gi-
riş-gelişme-sonkısımlada belirledikten sonra tretman dediğimiz sahneleri çıkap
diyalogsuz taslağı oluşturuyoruz. Tüm bunları hazırladıktan sonra akışı tekrar gözden ge-
çirip gözden kaçan detayları, eksik veya fazla olan durumları düzenliyoruz. Sonranda ya
lümleri ya da karakterleri paylaşıyoruz. Her iki durumda da yazdıklarımızı birbirimize
gönderiyoruz, kendi revizelerimizi verip bölümü yapıma sunmak üzere kilitliyoruz.
Buyur Bi’ de Burdan Bak ve Var Bunlarda da Giray Altınok ile birlikte çalıştınız. Türk işi
bir Steve Pemberton ve Reece Shearsmith ikilisine doğru gidiyoruz gibi hissediyorum
Birbirinizi nasıl bu kadar iyi tamamlıyorsunuz?
Çalışmamızın en temel faktörü eğlenmek olabi-
lir. Yapacağımız projeye bir “iş” mantığıyla yak-
laşıp ciddileştirmediğimiz için birbirimizi yor-
madan, keyif alarak çalışıyoruz. İkimiz de farklı
karakterde insanlar oldumuz için projede ek-
sik olduğumuz yanları tamamlıyoruz sanırım. Ta-
bii çalışırken her şey güllük gülistanlık olmuyor;
zaman zaman gerildiğimiz, tansiyonun yükseldi-
ği anlar da yaşanıyor. Böyle zamanlarda birkaç
gün çalışmaya ara veriyoruz. Mesela bir önceki
sorunuzun cevabıçok disiplinli veya katı ça-
lışma kuralları içinde çalışıyormuşuz gibi verdim
ama gayet rahat, o kafe senin, bu sahil benim
gezip tozarken çalışabiliyoruz. Ofise gittiğimizde
de birkaç saat sonra, “Hadi yürüyüş yapalım!”
diyoruz. Bazen günlerce hikâye için bir şey bula-
madığımız bile oluyor. “Bu da böyle olsun,” diye
geçiştirmeyi sevmiyoruz, bulana kadar zorluyo-
ruz, içimize sinene kadar üzerine düşünmeye
devam ediyoruz.
Prens’in ikinci sezonunda karakter sayısı da
mekân sayısı da artmış görünüyor. Bu durum
işinizi zorlaştırdı mı?
İşimizi zorlaştırğımı şünmüyorum, hatta
asnda ne kadar zorlaştırırsak yaratmak istedi-
ğimiz kaotik evreni o kadar lezzetli hale getire-
ceğimizi şünüyorum. İlk sezonu yazarken de
dizi yayınlanktan sonra da odak noktamız na-
l kendimize yeni düşmanlar kazanabiliriz ya da
Prens’in evrenini nasıl genişletebiliriz olduğun-
dan önümüzdeki sezonda da yeni karakterler ve
devletler göreceğimizi söyleyebilirim.
Filip’in ölüm sahnesi büyük şok yarattı. Gördü-
ğüm kadarıyla sosyal medyada dizinin hayranları
da ikiye bölündü; kimi sevdi, kimi sevmedi. Bu
kadar eğlenceli bir dizide bu kadar gerçekçi bir
ölüm sahnesi yaratmazın altında yatan neden
neydi?
Biz insanlara sadece eğlence veya komedi sun-
mak üzere Prens’i yazmaya başlamadık. Eğer
amacımız bu olsaydı, epizodik dediğimiz (burdan
Episode’a selamlar); her bölüm başka bir konu-
nun işlendiği, sezona yayılmış ana hikâyesi ol-
mayan bir dizi formatında yapark. Biz Prens’te
insanlara bölümler boyunca takip edebilecekleri
ve seyir zevki yüksek bir hikâye sunmak istedik.
Amacımız da Prens gibi bir karakterin yaşadı-
ğı nyan gerçekliğine insanlaikna etmekti.
Eğer buna ikna edersek Prens’in davranışları
da insanlar kabul ederdi. Bunun için de sağlam ve rükleyici bir hikâye kurmamız gere-
kiyordu.
Başa dönersek biz insanlara, komedi türünde bir dizi yapsak da sadece “eğlence” sun-
muyoruz, hikâyemizi izlettirmek istiyoruz. Tabii ki bu hikâyede anlatım aracı olarak mi-
zahı kullanmamız insanlarda, “Komedi dizisinde bu olur mu?” hissi uyanrıyor ama biz
böyle bir amaçla yola çıkmadık. Ölüm sahnesine gelirsek dizide olmayan, hyapmadığı-
z, çok alakasız bir şey göstermedik. Daha ilk sezonun ilk lümünde bir oğul, babası
rndan çaklayarak (hatta kılıçlayarak) öldür. Ortaçağın en kaotik döneminde ge-
çiyor hikâyemiz. Bunu izleyenlere de hatırlatmanın karakterlerimizin yolculuğu için çok
önemli olduğunu şünüyoruz. 19
Prens, merkezİnde bİr
antİkahramanın
olduğu fakat
olayların sadece
onun etrafında
dönmedİğİ, her
bİr karakterİn
ana hİkÂyeye
hİzmet ettİğİ,
tam anlamıyla
ensemble bİr İş.
Yaşadığı dönemİn
gerçeklİğİ ve dİğer
karakterlerİn
eylemlerİ aslında
onun ölçeğİ
oluyor ve bir
antİkahraman
olmasına rağmen
ona kızamıyoruz.
Yazdığınız karakterler arasından hangisiyle aynı gemide yolculuğa çıkmak isterdi-
niz? Sangu hariç!
Sondaki uyarıyı yapmasanız da Sangu harherkes olabilir, derdim. Düşünüyorum
ve her türlü cevabım, herhangi bir karakter olabilir gibi geliyor.
Gelelim Sangu’yaSangu nasıl doğdu? Tamamen sizin ürünüz yoksa Giray
Altınok’la beraber mi geliştirdiniz?
Prens zaten Giray’ın yarattığı bir karakterdi, onun dışında kalan bütün karakterler
ortak fikirlerle ortaya çıktı, Sangu da bunun içinde. İlk sezonun hikâyesini oluştu-
rurken, özellikle üçünbölümde, yapmak istediğimiz bir gladyatör dövüşü sah-
nesi var. Prens’in bu arenada olmasıistiyorduk ama bir rlü Prens’i arenaya
dahil ettiğimiz fikirlere de ikna olamıyorduk. Çünkü Prens, kendine has bir “zekâsı”
olsa da asla aptal bir karakter değil, o arenada öleceğini biliyor. Onu arenaya çık-
ması için ikna etmemiz gerekiyordu. Biz de Macbeth’in calagibi bir karakterin
olaylara etki etmesi üzerine konuşmaya başladık. Hikâyenin bir anda fantastikleş-
mesini istemediğimizden, daha ete kemiğe büründürüp nereli olduğu bilinmeyen,
karşındakinin tavrına göre tavır takınan, nereye-ne zaman geldiği veya gittiği bi-
linmeyen, Bongomyaolmayan, ş dünyayı da gezip gören, Prens’in eski bir arka-
daşı olan ve işin özü Prens’in de dikkatini çekecek biri olarak Elçi Sangu’yu hikâ-
yeye dahil ettik. Bu karakter çok büyük eylemler yapmasa da hikâyede kılmalara
yol açsın fikri üzerine çıktı diyebilirim. Thenio’nun kafasındaki oku çekmesi gibi.
İkinci sezonda diziye Elçin Sangu da dahil oldu. İlk sezondan sonra sizi aradı mı,
“Elçi Sangu varsa ben de olacağım!” diye? :) Şaka bir yana, Elçin Sangu ile Sangu
karakterini konuştunuz mu?
Elçin Hanım, ilk sezondan sonra bizimle iletişime gti ve beğenilerini iletip teşek-
r etti. Aslında böyle durumlarda insanlar kendi üzerinden yapılan göndermeye
tavır alma, görmezden gelme gibi refleksler gösterebilir. Fakat Elçin Hanım çok ki-
bar ve nazik bir geri dönüş yaptı. Hatta onu MGX stüdyolana davet ettik; kırmadı,
geldi. Baktık hiçbir isteğimizi kırmıyor, “Acaba,” dedik, “oynar mı?” :)
Gerçekten yine bizi rmadı ve hem oynarken hem de izlerken çok keyif alğım
bir an ortaya çıktı.
Prens bana Monthy Pythonları anımsatıyor. Anakronik komedi diyorum ben buna
çünkarakterlerin, geçmişte bugünün insagibi davranmasıyla absürt durum-
lar ortaya çıkarıyor. Siz Prens dizisini hiç bilmeyen birine nasıl anlatırdınız?
Prens, merkezinde bir antikahramanın olduğu fakat olayların sadece onun etra-
nda nmediği, her bir karakterin ana hikâyeye hizmet ettiği, tam anlamıyla en-
semble bir iş. Yaşadığı dönemin gerçekliği ve diğer karakterlerin eylemleri aslında
onun ölçeği oluyor ve bir antikahraman olmasına rağmen ona kızamıyoruz. Karak-
terler ortaçağın sert koşullanda m ciddiyetleriyle var olmaya çalışırken Prens,
ailesinin isim verme zahmetine bile girmediği, dönemden daha kaotik bir karakter
olarak karşımıza çıkıyor. Bir yandan nemin entrikalan, taht savaşlarının sür-
düğü ortamda o, kendine has zekâsıyla çağın çok ötesinde, farklı bir bakış açısıyla
olayları değerlendiriyor ve bu da gerçekten absürt durumlan ortaya çıkmasına
neden oluyor.
Bir süredir YouTube programları da yapıyorsunuz. Açık Büfe’ye nasıl başlaz?
Var Bunlar’ı çektiğimiz dönemde yapımcımız Elif Yakarçelik’e hiç kimsenin umu-
runda olmayan konuları araştıran, mocumantary ründe belgeseller yapan birinin
hikâyesinden bahsetmiştim. Yıllar sonra arayıp BKM’nin kanalı olan Açık Büfe’de
böyle bir format yapmak istediğini söyledi. Tabii ilk anlattığım yapın şında, for-
matı daha bilinen bir noktaya çektik. İyi ki yapmışız, farklı bir deneyim oluyor be-
nim için de.
Sizi başka dizi ya da film projelerinde de görecek miyiz?
Umarım, çalışmaya devam etmek zorundayım :). En son, yönetmen Banu Sıvacı’nın
yazıp yönettiği Günyü filminde oynadım. Orada görebilirsiniz. Bir yandan İsmet
Ve devam ediyor, ikinci sezonun hazırlıklatamamlamak üzereyiz. Prens’in yeni
sezonu var. Üzerine düşündüğümüz ama daha net bir aksiyon almadığımız film
projemiz var. Daha buralardayız! :)
Son dönemde neler izliyorsunuz? Okurlarımıza önerileriniz var mı?
Öneri olmayacaktır büyük ihtimalle çünkü benim şımda izlemeyen kalmaştır.
Şu an Six Feet Under’ı izliyorum, yıllardır öyle bekletiyordum. İyi ki bekletmişim,
çok güzel geliyor şu dönemde. Amansız bir oyunsever olarak Fallout dizisine baş-
ladım. Gerçekten yapıyorlar bu işi. Oyunu da oynayan biri olarak, ortak anları/
görselleri görünce çok keyif alıyorum. Oynamayanlar üzülmesin; konusu oyunla
bağlantılı gitmiyor, keyifle izleyebilirler.
21
HOUSE
OF THE
DRAGON
22EPISODE
Game of Thrones bir efsaneydi. Şöhreti ve etkisi televizyon
ekranlarını ve kitap rafl arını aştı; adeta bir kültürel fenomene
dönüştü. Müziğinden karakterle ne, ent kalı kurgusundan
etkileyici mekânlarına kadar her bir unsuruyla diziyi
izlemeyenle n ya da romanları okumayanların bile en azından
tanıdığı bir se oldu.
Şimdilerde bu se House of the Dragon spin-o ’uyla devam
ediyor. İkinci sezonu yayınlanmaya başlayan dizi, o jinal Game of
Thrones’un yüz yıl kadar öncesinde geçiyor. Türkiye’de BluTV’de
izleyebileceğiniz yapımın oyuncuları geçtiğimiz günlerde dünyanın
dört bir yanından gazetecilerle buluştu. Biz de Episode olarak
bu etkinlikte yer aldık. Dizinin oyuncuları Olivia Cooke (Alicent
Hightower), Phia Saban (Helaena Targaryen), Bethany Antonia
(Baela Targaryen), Harry Collett (Jacaerys ‘Jace’ Velaryon),
Matthew Needham (Larys Strong), Tom Glynn-Carney (Aegon II
Targaryen) ile keyifl i söyleşiler gerçekleştirdik.
İyi okumalar dile z.
o
o
RÖPORTAJ: ONUR BAYRAKÇEKEN 23EPISODE
OLIVIA OKE &
PHIA SABAN
“Utanç ve suçluluk Alicent için büyük bir şey. Sanırım onu harekete geçiren
bu. Bence kendisinden son derece nefret ediyor ve Otto’nun onu şekillendirdiği
şeyin kendisinin ya da Helaena’nın iyi niyetini taşımayan bir şeyin piyonu olduğu
gerçeğini hesaba katmaya başladığını düşünüyorum. Etrafındaki duvarlar bir nevi
yıkılırken tüm bunların içinde nerede durduğunu merak ediyor.” - Olivia Cooke
24EPISODE
Sizce Siyahlar ve Yeşiller ile ilgili en iyi şey ne?
OLIVIA: Siyahların saçları harika!
PHIA: Kesinlikle. Saç kremi kullanıyorlar. Ben de bunu söyler-
dim. Dün gece dizinin ilk bölümünü izlerken Yeşillerden bazıla-
rının saç maskesine ihtiyacı var diye düşündüm.
OLIVIA: Evet, Aegon’a biraz serum lazım.
PHIA: Yüzde yüz. Bence Siyahlar, kayalık vadilerinde rüzgârın ve
temiz havanın tadını çıkarıyor.
OLIVIA: Doğru, bizim takım pek öyle değil. Ama bence biz bir
partide daha iyiyizdir. Bence daha eğlenceliyiz. Bir de bence bi-
zim kalemiz daha sıcak ve rahat.
İçinde ejderhalar olsa da bu dizi tipik bir iyi ve kötü
arasındaki savaş destanı değil, daha çok aradaki gri
bölgelerle ilgili. Kötü insanlar iyi şeyler de yapıyor,
tam tersi de oluyor. Sizce bu yaklaşım çağımız hak-
kında ne söylüyor?
OLIVIA: Sadece iyiler kötülere karşı hikâyesi değil, doğru. Bir
tür kabile kavgasına dönüşüyor değil mi? Ve sonra durup in-
sanların neden savaştığını anlamaya çalışmayı bırakıyorsunuz
çünkü sadece taraf seçiyorlar ve neden savaştıklarını gerçekten
bilmiyorlar. Her şey çok bulanık bir hal alıyor. Evet, bence bunu
özellikle Amerika’daki ve Birleşik Krallık’taki siyasi partilerde
görebilirsiniz. Kendinizi bir partinin safında buluyorsunuz ve
sadece oradan bilgilerle besleniyorsunuz. Artık satır aralarına
bakmıyorsunuz.
Bu, karakterlerinizi canlandırmanıza nasıl yansıyor?
PHIA: Bu ilginç bir konu çünkü bence biz oyunculuk açısından
detayları düşünüyoruz. Sorduğun soru, dizinin en sonunda nasıl
bir araya geldiğiyle ilgili. Oysa bizim yaptığımız şu: Benim sah-
nem bu, bir odada annemle sohbet ediyorum. Bunun tematik
olarak nasıl çalıştığı başka bir şey. Ve sanırım sinemanın büyüsü
dedikleri şey de bu, değil mi?
OLIVIA: Kesinlikle. Biz hikâyeye, “Siyahlar, Yeşillere karşı!”
diye bakmıyoruz. Bu, işin pazarlama tarafıyla ilgili.
Bu sezon artık savaşın ayak seslerini duyuyoruz. Bu
büyüyen savaş atmosferi karakterlerinizin derinliğini
nasıl etkiliyor? Sizce karakterleriniz için yeni boyut-
lar yaratıyor mu?
OLIVIA: Bu durum büyük taraflar arasında bir uçurum yarattı
ve bence Alicent bunun için kendisini derinden sorumlu hisse-
diyor. Bir tür yıkım olacağını biliyordu. Ama bence Aemond’un
Lucerys’i gökyüzünde öldürmesi bunu kesinleştirdi. Bence birin-
ci bölümde gerçekleşen misillemeyle Alison kendisini sorumlu
hissetmekten alıkoyamıyor ve Rhaenyra’nın karşısına çıkıp du-
rumunu savunmak ve diyardaki en aklı başında iki insan ola-
rak onunla bir tür anlaşma sağlamaya çalışmak için çaresizce
Rhaenyra ile görüşmek istiyor.
PHIA: Evet, ok yaydan çıktı.
Oyuncu olarak sizi ikinci sezonda en çok zorlayan ne
oldu?
OLIVIA: Sanırım beni zorlayan sadece yorgunluktu. Yedi ay bo-
yunca tam gaz aksiyon ve duygusallık vardı. Bu yüzden sanırım
bu sezon Alicent’i oynamak için ihtiyacım olan şey sadece kas
gücüydü. İşten gerçekten keyif aldım ve diğerlerinden daha zor
bulduğum belirli bir an yoktu.
PHIA: Benim için bir TV dizisi yapmanın aslında ne olduğunu
anlamakla da ilgiliydi. Günün sonunda hepimizin kalbinde sah-
nenin bir versiyonu oluyor ama o sahnenin sadece bir versiyonu
yayınlanacak. Bununla barışmak zorundasınız. Sanırım bu biraz
da salıvermekle ilgili ve ben gerçekten bunu öğreniyorum. Eve
döndüğünde artık diğer versiyonları aklından çıkarmalısın, onlar
yok.
Dizinin tüm kurgusunu feminist bir bakış açısıyla na-
sıl analiz edersiniz?
OLIVIA: Bence erkekler kadınları tahta çıkardıklarında bu biraz
patronluk taslamak gibi oluyor. Sanki, “Onlara tahtı vereceğiz
ama bilirsiniz, düzenimiz onlardan sonra yeniden kurulacak,”
der gibi… İnsanların Rhaenyra’ya ve onun taht iddiasına böyle
baktığını hissediyorum.
Bence insanlar, Viserys’in yerine hüküm sürerken Alicent’te de
bunu görüyor. “Bu sadece şimdilik… Sadece bir yara bandı,” di-
yorlar gibi.
PHIA: Rhaenyra için “hiç olmayan kraliçe” diyorlar. Sanırım bi-
rinci sezonda bunu kendisi de söylüyor. Bir seçenek gibi göste-
rildi ama iktidardaki erkekler onu asla oraya koymazdı. Bence
feminist diyalog tüm bu kadın karakterlerde gerçekleşiyor ve
kendileri de bunun farkındalar.
OLIVIA: Ve erkekler bunu saklamıyor, sessiz bir şekilde söylü-
yorlar. Bu işler böyledir. Kadınlar hakkında konuşurken ve De-
mir Taht’a ne kadar yakışacaklarını söylerken neşeli ve kaygısız
olabiliyorlar çünkü bunun asla olmayacağını biliyorlar.
Dizideki kadın ve erkek ilişkilerini konuşmaya devam
etmek istiyorum. Dizi Game of Thrones’tan yüzyıllar
önce geçiyor ve kadınların durumunun da tamamen
farklı olduğunu görebiliyoruz. Ancak bu dizide erkek-
lerin yaptığı tüm aptalca şeyleri düzeltmeye çalışan
birçok güçlü kadın olması inanılmaz derecede ilginç.
Sizin bu konudaki fikriniz nedir?
OLIVIA: Evet, bence sürekli hasar kontrolü yapıyorlar. Erkekler
ise miras istiyor, isimlerinin tarih kitaplarında yer almasını isti-
yor. İsimleri, savaşlarda yaptıkları, kahramanlıkları nesilden nes-
le anlatılsın istiyorlar. Her şey şan şöhretle ilgili. Bu inanılmaz
derecede sinir bozucu çünkü kadınlar bir şekilde işin altından
girip üstünden çıkarak ve erkeklerin kulaklarına tatlı sözler fısıl-
damaya çalışarak onları nazikçe ve adım adım şekillendirmekte
çok ustalar.
PHIA: Kadınların zayıf görünmekten utanmaları gerekmiyor
çünkü bu kabul edilebilir bir varoluş biçimi. Oysa bunun bir se-
çenek olmadığına dair güçlü bir farkındalık da var. Bu kralların
bazılarıyla başa çıkabilmek sözkonusu olduğunda zayıf görün-
mek bir seçenek değil. Her şey dışarıdan nasıl göründükleriyle
ilgili.
Bu sezonun olayı Yeşiller ile Siyahların karşı karşı-
ya gelmesi. Bu iki grup savaşa tutuşuyor, buna zaten
değindiniz. Peki, karakterlerin kendi içlerinde verdiği
savaş nedir?
OLIVIA: Utanç ve suçluluk Alicent için büyük bir şey. Sanırım
onu harekete geçiren bu. Bence kendisinden son derece nefret
ediyor ve Otto’nun onu şekillendirdiği şeyin kendisinin ya da
Helaena’nın iyi niyetini taşımayan bir şeyin piyonu olduğu ger-
çeğini hesaba katmaya başladığını düşünüyorum. Etrafındaki
duvarlar bir nevi yıkılırken tüm bunların içinde nerede durdu-
ğunu merak ediyor.
PHIA: Evet, bence bu doğru. Bence Alicent ve Haelena içinde
bulundukları zor durumun gerçekliği hakkında aydınlatıcı bir
deneyim yaşadılar. Gerçek şu ki, aslında görev icabı bir uçuru-
mun kenarında duruyorlar ve güvenlik ağı yok. Yani olay görev
ve fedakârlıkla ilgili; bunlar birlikte var olmak zorunda.
Game of Thrones ile House of the Dragon’u karşılaştırır
mısınız? Sizce House of the Dragon’un seriye kattığı
değer nedir?
OLIVIA: Bilmiyorum. İkisini karşılaştırmak istemiyorum. Ben-
ce ikisi de kendi başlarına var olabilir.
PHIA: İkisinin de güzellikleri kendi içinde. Bence samimi bir
abi-kardeş gibiler.
“Bence Alicent ve Haelena içinde bulundukları zor durumun
gerçekliği hakkında aydınlatıcı bir deneyim yaşadılar. Gerçek şu
ki, aslında görev icabı bir uçurumun kenarında duruyorlar ve
bir güvenlik ağı yok. Yani olay görev ve fedakârlıkla ilgili; bunlar
birlikte var olmak zorunda.” - Phia Saban
25EPISODE
TOM GLY - RNEY
Aegon öngörülemez biri ve bence bu, işe yaklaşımınıza da
yansımalı. Sahnede ne olacağını, Aegon’un olaylara nasıl
yaklaşacağını tam olarak bilmemelisiniz. O anlarda kendimi
şaşırtmayı seviyorum.”
26EPISODE
House of the Dragon, büyük bir serinin parçası.
Bu işi kabul ederken ne bekliyordunuz ve bek-
lentileriniz karşılandı mı?
Dürüst olmak gerekirse ne bekleyeceğimi bilmiyordum.
Her şey büyük bir öğrenme eğrisiydi. Daha önce hiç böyle
bir projede çalışmamıştım. Düşündüğümden daha büyük
bir proje olduğunu söyleyebilirim. Detaylara düşündü-
ğümden çok daha fazla dikkat edildi ki bu beni rahatlattı.
Ayrıca böyle bir dizide bizim çalıştığımız kadar uzun süre
boyunca çalıştığınızda herkes sanki geniş bir aile oluyor
ki bu gerçekten çok güzel.
Kral Aegon’un iç çatışmaları ve dışarıdan gör-
düğü baskılar onun liderlik tarzını ve kararları-
sizce nasıl etkiliyor?
Aegon çok dürtüsel bir karakter. Bence bu oldukça açık,
değil mi? Karar verirken çok fazla düşündüğünü sanmı-
yorum. Alicent, Otto ve etrafında ona danışmanlık yapan
insanlar tarafından dizginlenmesi gerekiyor. Bu yönden
biraz vahşi bir köpeğe benziyor.
Kafası karışık?
Evet ama bu güzel bir kafa karışıklığı. Bence o her türlü
kaos ve dehşetin muhteşem bir karışımı ve çaresizce in-
sanların sevgi ve onayını istiyor. Onu hayatında ilk kez
bir amaç uğruna çabalarken görüyoruz. Daha önce o, ta-
biri caizse hava israfıydı. Ve bunun çok ama çok farkın-
daydı. Bu acıyı, reddedilmişlik ve dışlanmışlık hissini bol
miktarda şarap içerek, bir sürü uyuşturucu kullanarak ve
kendisini başka şekillerde uyuşturarak geçiştirmeye ça-
lışıyordu. Ama onu heyecan verici bir karakter yapan da
tüm bu özellikleri.
Böyle bir karaktere nasıl hazırlanıyorsunuz?
Kendimi tamamen bu işe adayarak ve hayatımda Aegon’u
oynayacağım ve bir süre onunla yaşayacağım bir zaman
dilimi ayırarak hazırlandım. Çok yorucu biri. İç ritmi be-
nimkinden çok farklı. O gerçekten çok hızlı. Doğal olarak
daha yavaş bir ritme sahip olan benim bunu sürdürmem,
ona ayak uydurmam ve ona ayak uyduracak dayanıklılığa
sahip olmam çok zorlayıcı. Bu yüzden Aegon karakterine
tüm bu zorluklarla ama ona kollarımı açarak yaklaşıyo-
rum.
House of the Dragon, Targaryen hanedanına
odaklanıyor. Sizce bu ailenin en iyi ve en kötü
tarafları nedir?
Bence en iyisi de en kötüsü de aynı. Vahşi, yabani bir
doğaları var ve çılgınlar. Bence bu hem bir lütuf hem de
bir lanet olabilir. Bu sadece nasıl kanalize edildiğiyle ilgi-
li. Eğlenceliler bence. Bir partide içeri Targaryenler girse
onları fark edersiniz.
Gerçek tarihte Tudorlar zamanında Güllerin
Savaşı var. Burada ise Ejderhaların Savaşı ya
da Ejderhaların Dansı… Gerçekte ya da kurgu-
da bu tür çatışmaları tetikleyen sizce ne?
Bu çok geniş bir soru. Toplumsal huzursuzluk, patlamak
üzere olan bir nükleer bombanın temelini oluşturur. Top-
lumsal huzursuzluklar ve anlaşmazlıklar ise her zaman
farklı düşünce ekollerinin iki farklı tarafından kaynaklanır.
Bence, özellikle bizim dizimizle ilgili konuşursak, bazı şey-
lerin birbiriyle çakıştığı açık.
Sanırım kişisel çıkar çatışmalarından söz edebi-
liriz.
Elbette. Kişisel kazanç, güç ve saygıya duyulan açlık. Ger-
çekte de bugünlerde pek çok kişi kendisinden korkulsun
istiyor ve korkarım ki bu bir ırk olarak yok oluşumuzun
nedeni olacak.
Game of Thrones bir efsaneydi. House of the Dra-
gon da ilk sezonuyla çok başarılı oldu. Bu durum
bir aktör olarak üzerinizde baskı oluşturuyor
mu?
Evet ama bu işe yarar bir baskı. Bize, insanların takdirini
kazanmamız gerektiğini hissettiriyor. Biz de bunun için
çalıştık ve ilk sezon bu kadar iyi gittiği için minnettarım.
Şimdi ikinci sezon çıktı. Bu, çok tutan bir albümden sonra
ikinci albümü çıkarmak gibi. İlki harikaydı, ikincisi de öyle
olmalı. Ve bence yeni sezon daha dramatik, daha patlayıcı.
Bu sezonda riskler daha yüksek ve herkes giderek çaresiz-
leşiyor. Umarım herkes için heyecan verici bir seyirlik olur.
Karakteriniz kötü biri olarak hatırlanabilir. Bu
riskin farkında mıydınız rolü kabul ederken?
Böyle bir rolü oynarken her zaman insanların klişe ve ar-
ketiplere yönelmesi gibi bir tehlike vardır. Ama bir aktör
olarak benim görevim, bu role bir miktar insanlık katmak
ve rolü tek renk, tek ton olmaktan çıkarmak. O çok karma-
şık, çok katmanlı, çok boyutlu bir karakter. Onun iyi bir
kral olduğunu söylemeye çalışmıyorum, onun iyi bir insan
olduğunu da söylemeye çalışmıyorum ama içinde bir yer-
lerde iyi bir şeyler olduğunu düşünüyorum.
İlk sezona gelen tepkilerden sizi şaşırtan oldu
mu?
Hayır, aslında senaryoyu okumuştum ve neler olacağını
biliyordum. İnsanların bunu benimsemesi ve çıktıkları
yolculuktan keyif alması beni gerçekten rahatlattı. Yine de
insanların hemen Aegon ile Joffrey’i karşılaştırması beni
biraz şaşırttı.
Aegon’un Targaryen savaşı sırasındaki ey-
lemleri genellikle tartışmalı. Onun kararlarının
karmaşıklığını ve taht arayışının ardındaki itici
güçleri tasvir ederken nasıl bir yaklaşım benim-
siyorsunuz?
Güzel soru. Bence Aegon’a yaklaşırken içgüdüleri takip et-
mek ve dürtülerle hareket etmek iyi bir yol. Sahnelerdeki
kararları ya da seçimleri fazla düşünmek, oyunculuk açısın-
dan bakıldığında mantığa aykırı. Aegon öngörülemez biri
ve bence bu, işe yaklaşımınıza da yansımalı. Sahnede ne
olacağını, Aegon’un olaylara nasıl yaklaşacağını tam olarak
bilmemelisiniz. O anlarda kendimi şaşırtmayı seviyorum. 27EPISODE
BETHANY ANTONIA &
H RY E
“Bu dizinin en güzel yanı, her şeye rağmen bir krallığı adil yönetmeye kararlı
bir kraliçe görüyor olmamız. Aynı hikâyenin iki farklı perspektifini görme şansı
yakalıyoruz ve bence bu gerçekten önemli.” - Bethany Antonia
28EPISODE
Targaryen ailesinin bir parçası olmak sizin için ne an-
lama geliyor? Ve Yeşiller ile Siyahların sizce en iyi
yönleri neler?
HARRY: Benim için Targaryenlerin en iyi yanı, o güzel sarı saç-
ları. Yeşiller ve Siyahlar içinse… Yeşillerin kostümlerini seviyo-
rum. Siyahlar ise çok “cool”. En cool biziz!
BETHANY: Evet. Targaryen olmakla ilgili en sevdiğim şeyin
fantastik mistik unsurlar olduğunu söyleyebilirim. Bilirsiniz,
her zaman Targaryenlerin tanrılara insanlardan daha yakın ol-
duğunu söylerler ve bunu oynamak gerçekten harika. Targaryen
olduğun için şanslısın. Targaryen olduğum için şanslıyım. Siyah-
lar, bence çok fazla birlik ve beraberliğe sahipler. Yeşillerin iyi
yanı ise her gün işlerine bakmaları.
Karakterlerinizde neleri öne çıkarmak istediniz?
HARRY: Sanırım Jacaerys’in zayıf değil güçlü görünmesini ama
duygusal olarak da kırılgan görünmesini istedim. Çünkü özel-
likle 16 yaşında birisi için çok fazla şeyle uğraştığını hissediyo-
rum. Yine de tahta layık biri olarak tasvir edilmesini istedim.
Hâlâ kral olabilir ama bir çeşit gösteriş yapıyor, insanlara kral
olduğunu kanıtlamak istiyor. O meşru vâris.
BETHANY: Bu sezon Baela’nın cesaretini göstermek istedim.
Sevdiğin insanlar ortadan kaybolup dururken kendini ortaya
koymaya devam etmenin gerçekten cesurca olduğunu düşünü-
yorum. Bir yerlerde bu niteliği keşfettiğini ve ne olursa olsun
kendini ortaya koymaya devam edeceğini, ailesini çok önemse-
diğini ve onları güvende tutmak için ne gerekiyorsa yapacağını
göstermek istedim.
Hayranlarla iletişiminizi merak ediyorum. Size dizi
ve rolünüzle ilgili neler söylüyorlar?
HARRY: İkinci sezonu beklerken bana en çok sorulan soru,
Gerçek saçını görecek miyiz?” sorusuydu. Elbette cevap vere-
miyordum ama artık bu sorunun cevabını biliyorsunuz. Hayran-
lar gelip benden imza istediklerinde biraz tuhaf hissediyorum
açıkçası. Bence Bethany de bana katılacaktır… Çünkü evimizde
normal insanlarız. Ama bize ve diziye gösterdikleri sevgiden do-
layı hayranlara minnettarım. Dizi ekibi, oyuncular ve hayranlar
kocaman bir aile gibi. Bize olan sevgilerini fark ettiğimizi bilsin-
ler.
BETHANY: Harry’nin tüm sözlerine katılıyorum. Şunu da ek-
lemek isterim ki, özellikle bu hafta dizinin siyah hayranları için
bu işin ne kadar önemli olduğunu görmek gerçekten çok özeldi.
İnsanların kendilerini ekranda temsil edilirken görme şansı bul-
duklarında yüzlerinin nasıl aydınlandığını görmek hayallerimin
ötesinde.
George R.R. Martin romanlarına aşina olanlar bile-
cektir ki sizin karakterleriniz bu destansı hikâyede,
Ejderha Hanedanı’nın geleceğinde oldukça önemli.
Karakterlerinizin serideki diğer karakterlerden far-
kını anlayabilmek için onları ne kadar derinlemesine
çalıştınız?
BETHANY: Kitapların büyük bir hayranı olarak sanırım buna
oldukça erken başladım. Baela’dan önce ve sonra kimlerin gel-
diğini gerçekten bilmek istiyordum. Bizim kuşağımız ile Game of
Thrones kuşağı arasındaki bağlantıyla gerçekten ilgileniyordum.
Şu anda bulunduğumuz noktaya gelene kadar nesillerdeki ince
farklılıkları görmek istedim. Bence bu soyağacı gerçekten çok
önemli.
HARRY: Dizide neyin kaçınılmaz olduğunu biliyoruz elbette
ama özellikle ben şu ana odaklanıyorum. Her şeyi geldiği şek-
liyle okuyorum ve her zorluğa geldiği şekliyle saldırıyorum. Bu
sezon Jacaerys ile çok eğlendim. İnsanların da bunu görmesini
dört gözle bekliyorum.
Karakterlerinizi dizinin yaratıcısı Ryan Condal ile hiç
tartıştınız mı?
HARRY: Evet. Okuma provasında fırsatımız oldu. Hemen her
sahnede, o sahnede yer alan oyuncularla, yönetmenle ve Ryan
ile -eğer biraz samimi bir sahneyse baş başa bir odaya da geçip-
konuşabiliyorduk. Bu, çekimlerden önce sahneyi hissetmek, bir
bakıma fikirlerinizi söylemek için gerçekten iyi bir fırsattı. As-
lında bu sezon çok daha az özgürlüğe sahip olacağımı düşün-
müştüm. Birçok arkadaşım ve ailem bana, “Bu dizide doğaçlama
yapma şansın var mı?” diye sormuştu. Ben de doğaçlama yap-
ma şansım olup olmayacağından emin değildim. Ama biz çok
özgürdük ve karakter için kendi fikirlerimizi bulma konusunda
gerçekten şanslıydık.
BETHANY: Evet, aşağı yukarı aynı şeyleri söyleyeceğim. Sanı-
rım benim için gerçekten güzel olan şey, olayların hangi açıdan
geleceğine karar verme özgürlüğüne sahip olmaktı. Sayfadakile-
rin çoğu o kitapta yazıyor. Hikâye bu ve olacak da bu. Ama ben
karakterlerin yaptığı şeyleri neden yaptığıyla ilgileniyorum. Ve
çoğu zaman bir karakterin öfkeli ya da hiddetli olarak okunabile-
cek bir şey yaptığını görebilirsiniz. Bunun neden böyle olduğu ve
aslında bunun kökeninde ne olduğuyla ilgileniyorum. Ryan bu
konuda harikaydı. Olayların arkasındaki nedenler hakkında çok
fazla konuştuk. Yapmak istemediğim ve onun gerçekten harika
olacağını düşündüğü bazı şeyleri değiştirmeye gerçekten açıktı.
Daha önce Game of Thrones hayranı mıydınız? Siz-
ce bu dizi neden önemliydi ve favori karakterleriniz
hangileriydi?
BETHANY: Diziyi izlemeye House of the Dragon seçmelerine gir-
diğimde izlemeye başladım. Rolü aldığımda diziyi bitirmiştim.
Dizinin hemen büyük bir hayranı oldum. En sevdiğim karak-
ter ise Tarthlı Brienne oldu. Hemen ardından Arya Stark, ondan
sonra da Yara Greyjoy geliyor.
HARRY: Diziyi izlemedim çünkü bu rolü aldığımda her şey ol-
dukça hızlı gelişti. Öncesinde de 15-16 yaşlarındaydım ve izle-
mem pek uygun olmayabilirdi. Sanırım bu yüzden ailem izle-
meme izin vermedi. Ama açıkçası artık kitaplarla birlikte tüm
bu dünyayı çok daha iyi anlıyorum. Ayrıca izlemesem de Game
of Thrones’u biliyordum çünkü herkes Game of Thrones’u bilir. Ve
sadece kısa videolardan yola çıkarak en sevdiğim karakterin Jon
Snow olduğunu söyleyebilirim.
Feminist bakış açısıyla dizi hakkında ne söyleyebilir-
siniz?
BETHANY: Bence feminist bir bakış açısıyla her şey kadın baş-
rolleri olayların ön safına koymakla ilgili ki bunu daha önce
özellikle bu türde pek görmedik. İngiliz yapımı pek çok fantas-
tik dizi var ve bunların çoğu kadın hikâyelerine odaklanmıyor.
Bu dizinin en güzel yanı, her şeye rağmen bir krallığı adil -
netmeye kararlı bir kraliçe görüyor olmamız. Aynı hikâyenin iki
farklı perspektifini görme şansı yakalıyoruz ve bence bu gerçek-
ten önemli. Gördüğümüz sadece tek bir anlatı değil. Aynı argü-
manın, aynı madalyonun iki farklı yüzünü görüyoruz. Ve kimin
haklı kimin haksız olduğunu söylemeden bu karakterlerin her
birinin ne yapmak istediği bize gösteriliyor.
HARRY: Bu dizideki kadınlar, erkekleri susturuyor. Bu çok güç-
lü.
“Dizide neyin kaçınılmaz olduğunu biliyoruz elbette
ama özellikle ben şu ana odaklanıyorum. Her şeyi
geldiği şekliyle okuyorum ve her zorluğa geldiği şekliyle
saldırıyorum. Bu sezon Jacaerys ile çok eğlendim. İnsanların
da bunu görmesini dört gözle bekliyorum.” - Harry Collett
29EPISODE
MA HEW NEEDHAM
“Larys’i canavara dönüştüren şey engelli oluşu değil, toplumun engelli
oluşuna verdiği tepki. Orijinal senaryodaki ilk sahne Larys’in bir grup
insan tarafından tacize uğraması, alay edilmesi ve dalga geçilmesiydi.
İçinde büyüyen kızgınlığı görebiliyordunuz. Ve aslında tüm eylemlerinin,
kendisine yapılan muamele nedeniyle dünyadan intik am almak olduğu
fikri ortaya çıkıyordu. Ne yazık ki o sahneyi diziye k oymadılar. Ama
bence onu bu hale getirenin engeli değil, dünyanın ona davranış şekli
olduğunu fark etmek önemli.”
30EPISODE
House of the Dragon, Game of Thrones’un prequ-
el’i. Siz de Game of Thrones hayranı mıydınız ve
sizce bu dizi neden önemliydi? En sevdiğiniz
karakterler hangileriydi?
İzlemiştim ama hepsini izlememiştim. Büyük bir hayra-
değildim. Birkaç arkadaşım oynamıştı. Ben berbat du-
rumdaki karakterleri severim. Ramsay Bolton en sevdi-
ğim karakterdi.
Önemli bir dizi olduğunu düşünüyor muyum? Evet, ben-
ce inanılmaz derecede önemli bir dizi. Şahsen Game of
Thrones olmasaydı burada olamazdım. Muhtemelen tüm
zamanların en büyük dizisi. Gerçekten de kültürel bir
mihenk taşı, kesinlikle olağanüstü büyük bir televizyon
dizisi. Bence House of the Dragon da onun ayak izlerini ta-
kip ediyor. Umarım sonunda biz de Game of Thrones kadar
saygı görürüz.
Lord Larys Strong’un şimdiye kadar tasvir edi-
liş şekli engelli bir kişiye oldukça olumsuz nite-
likler atfediyor. Çok rahatsız, psikopat ve Kra-
liçe Alison’ın ayaklarına bakarak mastürbasyon
yapan biri... Engelli bir kişiyi canlandırırken
aktör olarak nasıl bir sorumluluk hissediyorsu-
nuz? Ve ikinci sezonda ondan ne bekleyebiliriz?
Onu canavara dönüştüren şey engelli oluşu değil, toplu-
mun engelli oluşuna verdiği tepki. Orijinal senaryodaki
ilk sahne Larys’in bir grup insan tarafından tacize uğra-
ması, onunla alay edilmesiydi. İçinde büyüyen kızgınlığı
görebiliyordunuz. Ve aslında tüm eylemlerinin, kendisi-
ne yapılan muamele nedeniyle dünyadan intikam almak
olduğu fikri ortaya çıkıyordu. Ne yazık ki o sahneyi dizi-
ye koymadılar. Ama bence onu bu hale getirenin engeli
değil, dünyanın ona davranış şekli olduğunu fark etmek
önemli.
Bence Larys dizideki en derinlikli karakterler-
den. Saf kötücül görünse de sizin de açıkladığı-
nız gibi öyle değil. Yeni sezonda Larys’in kişili-
ğine dair yeni boyut görecek miyiz?
Evet, kötülüklerinin kaynağı geçirdiği travmalar. Bence
Larys’in dünyanın canını yakmak, iz bırakmak, insanları
tıpkı kendisi gibi kendilerinden tiksindirme dürtüsü var.
Umarım yeni sezonda bunu daha fazla hissedecek, onun
farklı renklerini de göreceksiniz. Ben insanlar için baha-
ne üreten biri değilim. Yaptıklarını aklamıyorum. Sadece
ilginç biri olduğunu düşünüyorum.
Dizi sizce bizim dünyamızı, bugünü nasıl yan-
sıtıyor?
Savaş, bir yönetici sınıfın kibri ve egoları yüzünden yapı-
lıyor ve acı çeken halk oluyor. Keşke böyle olmasaydı ama
ne yazık ki savaş bu. Bu açıdan benziyor. Bir de erkekle-
rin kadınlara muamelesi… Ve insanların birbirlerini yok
etme eğilimi. Hiç değişmiyor değil mi?
Lord Larys gibi bir karakteri canlandırmak bir
aktör için çok ilgi çekicidir diye düşünüyorum.
Çünkü çok farklı yüzü, derinliği var. Bir aktör
olarak böyle karakterleri canlandırmak sizi ayrı-
ca cezbediyor mu?
Oldukça eğlenceli çünkü bence Larys biraz bukalemun
gibi. O anda karşısındaki kişi kim olmasını istiyorsa Larys
de o oluyor. Kiminle konuştuğuna bağlı olarak bazen farklı
statü seviyelerini oynayabiliyor. Çok itaatkâr olabiliyor ya
da zorba olabiliyor ya da aynı anda ikisi olabiliyor. Onunla
yapabileceğiniz çok şey var çünkü o göründüğü gibi biri
değil.
Dizinin şiddetle, aşırı şiddetle ilgili yorumu hak-
kındaki görüşünüzü merak ediyorum. Bu dizide
çocuklara yönelik de korkunç bir şiddet görüyo-
ruz. Ama bu biraz karmaşık bir konu çünkü bir
yandan da çoğumuzu diziye çeken şey şiddet. Bu
konuda ne söylemek istersiniz?
Bu gerçekten ilginç bir soru. Hiç düşünmemiştim. “Yo-
rum” doğru kelime mi emin değilim. “Yorum” dediğiniz-
de dizi bu konuda bir şey söylüyormuş gibi duruyor. Ama
bence dizi sadece hikâyenin geçtiği dünyayı gösteriyor. Di-
ziyi başarılı kılanın da bu olduğunu düşünüyorum. Size
parmak sallamıyor. İyi bir draması ve güçlü karakterleri
var. Bir mesaj veriyorsa bile bu ikincil plandadır. Çünkü
her türlü mesajı iletmek için önce iyi bir dramaya ve güçlü
karakterlere ihtiyacınız var.
Ama haklısınız, şiddetle ilişkimiz biraz çılgınca, öyle değil
mi? Bunu inkâr etmek mümkün değil. Sonuçta özümüzde
hayvanız. İstediğimiz kadar uygarmışız gibi davranalım,
kinoa falan yiyelim… Ama beynimizin bir köşesinde kabi-
le yaşamı var. Bence dizideki şiddet, beynimizin o kısmına
dokunuyor.
Larys’in dizideki büyük politik oyundaki rolün-
den ve uzun vadeli hedeflerinden de biraz bah-
seder misiniz?
Onda bir tür parazitlik unsuru var: Güçlü bir konakçıdan
bir sonraki daha güçlü konakçıya atlamak ve bu şekilde de-
vam etmek… Böylece iktidar üzerinde etkili olmak istiyor.
Güç istediğini sanmıyorum. Bence kontrol ve güç arasında
bir fark var. Larys dünya üzerinde bir etki yaratmak istiyor
diye düşünüyorum. İz bırakmak istiyor. Kendini beğenmiş
biri olduğunu, spot ışıkları altında olmak istediğini san-
mıyorum. Daha çok kendine, dünyayı değiştirdiğini ve iz
bıraktığını kanıtlamak istiyor. Bence bu onun bir nevi sü-
per-hedefi.
Larys ile arkadaş olmak ister miydiniz?
Burada olsa onu terapiye götürmeye çalışırdım herhalde.
Ama içecek bir şeyler de ısmarlardım. “Dostum, gel de iki
lafın belini kıralım!” derdim. Ona yardım etmeye çalışır-
dım. Hepimizin sıkı bir sarılmaya ihtiyacı var. 31EPISODE
HOUSE OF THE DRAGON
EJDERHA REHBERI
WESTE S
ATEŞI VE KANI DONUYOR
... ..
32EPISODE
Doğrusu House of the Dragon se sinin ilk sezonu, HBO’nun
fenomen se le nden olan Game of Thrones’un zirve anlarını
takip etti. George R.R. Martin’in Fire & Blood (Ateş ve Kan)
romanından ekrana taşınan se , özlenen “We eros” hiddetini,
ent kalarını, güç i encini ve Game of Thrones ruhunu da
sonuna kadar verdi.
House of the Dragon hikâyesinin demir tahtı ateşle e ten
Daenerys Targaryen’in doğumunun öncesinde geçmesi ve
“Targaryen”le n çöküşüne kapı aralayarak Game of Thrones’un
prequel’i niteliğinde olması da fazlasıyla çekiciydi.
Ayrıca se deki ataerkil düzene, kadın düşmanlığına dair mesajlar
ve günümüz dünyasına açılan sosyopolitik göndermeler de hayli
önemli. Ü elik ilk sezon muazzam bir kırılmayla sonuçlandı, tüm
We eros’u yakıp yıkacak ateş dolu bir kan davası başladı.
Bu nedenle House of the Dragon’un 2. sezonu için beklentiler
oldukça yüksek. Neyse ki daha fazla beklememize gerek kalmadı,
ateşe ve kana kavuşmaya çok az kaldı. Bu vesileyle yeni sezon
öncesinde dehşet saçan ejderhalardan bazılarını hatırlayalım.
o
o
YAZI: ORÇUN ONAT DEMİRÖZ 33EPISODE
1. Arrax
Arrax, oldukça genç ve çevik bir ejderhaydı. Lucerys Ve-
laryon’un bineği olan Arrax, Vhagar’dan yaklaşık beş kat
daha küçüktü. Arrax ve Prens Lucerys, “Gemi Kıran Kör-
fezi” üzerinde Aemond Targaryen ve Vhagar tarafından
öldürüldü.
Yaşanan bu olay da “Ejderhaların Dansı”nı başlattı. Ar-
rax ve Lucerys Velaryon’un öldürülmesi, House of the Dra-
gon’un 2. sezonunda yaşanacak kan davasının ve sava-
şın fitilini ateşledi.
2. Balerion: Kara Dehşet
The Black Dread (Kara Dehşet) olarak da bilinen Bale-
rion, Game of Thrones evrenindeki en büyük ejderhaydı.
Valyria’da doğan Balerion, adını da Valyria tanrılarından
aldı. Kral Aegon Targaryen ve kız kardeşleri, Westeros’u
fethettiğinde ise “Kara Dehşet” olarak tanınmaya başla-
dı.
Fatih Aegon’dan sonra üç binicisi daha oldu. Bunlar da
sırasıyla Meagor Targaryen, Aerea Targaryen ve Viserys
Targaryen’di. Siyah pullara ve siyah kanatlara sahip olan
Balerion’ın kanat açıklığı da korkunç derecede büyüktü.
Tüm ejderhaların en kudretlisi olan Balerion’ın kafatası,
ölümünün ardından “Kızıl Kale”deki taht odasına asıldı
ve Targaryen hanedanı devrilene kadar da orada kaldı.
3. Caraxes: Kan Ejderi
Caraxes, parlak kırmızı pullara ve solucana benzeyen
ince bir bedene sahiptir. Bu nedenle kendisine The Blood
Wyrm (Kan Ejderi) de denir. Bir zamanlar Prens Aemon
Targaryen’in ejderhasıydı. Aemon Targaryen’in ölümü-
nün ardından Daemon Targaryen, amcasının ejderhası
olan Caraxes’in üzerinde hak iddia etti ve yeni binicisi
oldu.
Asabi karakteriyle de tanınan Caraxes, Ejderha Çuku-
ru’ndaki en vahşi yaratıktır. Savaş konusunda oldukça
deneyimli olan Caraxes, aynı zamanda uzun boynuyla da
farklı görünür.
4. Meleys: Kızıl Kraliçe
The Red Queen (Kızıl Kraliçe) olarak da anılan Meleys,
Prenses Alyssa Targaryen’in ejderhasıydı. Kanatlarında
kırmızı pullar ve pembe zarlar olan Meleys, lakabını da
buradan alır. Alyssa Targaryen’den sonra Prenses Rha-
enys Targaryen’in bindiği Meleys, Westeros’un da en hız-
lı ejderhasıdır.
Meleys’e Kızıl Kraliçe denmesinin bir diğer sebebi de
Westeros’taki birçok yeni nesil ejderhanın annesi olma-
sıdır.
BALERION
CARAXES
ARRAX
MELEYS
34EPISODE
5. Seasmoke
Seasmoke; soluk, gümüş grisi bir ejderhadır. Laenor Ve-
laryon tarafından sürülen Seasmoke genç bir ejderhadır
ve gökyüzünde oldukça çeviktir. Vermithor’dan yaklaşık
üç kat daha küçük olan Seasmoke’a Laenor Velaryon’dan
sonra Hull’lu Addam binmiştir.
6. Syrax
House of the Dragon’da gördüğümüz ilk ejderha olan Syrax,
dişi bir ejderhadır. İsmini bir Valyria tanrıçasından alan
Syrax’ın binicisi de yalnızca Rhaenyra Targaryen’dir. Be-
deni sarı pullarla kaplı olan Syrax’ın görkemli bir görü-
nümü vardır.
Rhaenyra Targaryen, Syrax’ı yedi yaşındayken sahiplen-
mişti. Bu nedenle Syrax ile Rhaenyra Targaryen arasında
çok yakın bir ilişki vardır. Aralarındaki bağ oldukça kuv-
vetlidir. Ayrıca Syrax’ın Kral I. Viserys’in saltanatı sıra-
sında birkkez yumurtladığı da biliniyor. Ancak Syrax,
Ejderhaların Dansı’na kadar hiç savaş yüzü görmemişti.
7. Vermax
Vermax, Rhaenyra Targaryen’in en büyük oğlu Jacaerys
Velaryon’un bindiği ejderhadır. Oldukça genç bir ejderha
olan Vermax, Ejderhaların Dansı başladığında sürülebi-
lecek kadar büyüktür.
Prens Jacaerys Velaryon, annesi Rhaenyra Targaryen’in
ulağı olarak Leydi Jeyne Arryn, Lord Desmond Manderly
ve Lord Cregan Stark gibi isimlerle anlaşma yapmak için
kuzeye doğru Vermax ile uçar. Ayrıca Jacaerys Velaryon,
Vermax’ı “Geçit Savaşı”nda kullanır.
8. Vermithor: Bronz Ofke
The Bronze Fury (Bronz Öfke) olarak da tanınan Vermit-
hor, nerdeyse Vhagar kadar büyük bir ejderhadır. Bir za-
manlar Kral Jaehaerys Targaryen tarafından binilen Ver-
mithor, heybetli bronz kanatlara sahiptir.
Kral Viserys Targaryen’in saltanatı boyunca ise Vermit-
hor’un binicisi yoktu ve bu süreçte Ejderha Kayası’nda
kaldı. House of the Dragon’un ilk sezonun son bölümünde
Daemon Targaryen’in yüksek Valyrian dilinde bir şarkı
söylediğini ve Vermithor’u bulduğunu görmüştük.
9. Vhagar: Ejderhaların Kraliçesi
İsmini eski Valyria tanrılarından alan Vhagar, Balerion
ve Merexes’in kardeşidir. Ejderhaların Dansı döneminde
Balerion’ın boyutlarına ulaştı ve Targaryenlerin ikinci en
büyük ejderhası oldu. Queen of all Dragons (Ejderhala-
rın Kraliçesi) olarak da anılan Vhagar; Visenya Targaryen,
Prens Baelon Targaryen, Laena Velaryon ve son olarak da
Aemond Targaryen tarafından sürüldü.
Yaşayan hiçbir ejderhanın büyüklüğü ve vahşiliği
Vhagar ile boy ölçüşemezdi. Aemond Targaryen
ve Vhagar, Gemi Kıran Körfezi’nde Arrax ve Lu-
cerys Velaryon’u öldürdü. Bu olaydan günler
sonra Arrax’ın parçalanmış başı karaya vurdu.
Ancak Prens Lucerys Velaryon’un bedeni bulu-
namadı.
SEASMOKE
VERMAX
VERMITHOR
VHAGAR
SYRAX
35EPISODE
o
o
YAZI_//_BURAK SAKAR
2023 / 2024 SEZONU
TÜRK TELEViZYONLARINDA
ürk televizyonlarında 31’i yeni olmak üzere 53 dizinin
yayınlandığı 2023/2024 sezonu noktalandı. Dört dizi-
nin 9 reyting ortalamasını aşarak dikkat çektiği sezon-
da 17 dizi önümüzdeki sezon onaaldı. Sezon bo-
yunca 1.014 bölüm yerli dizi ekranlara gelirken toplam
re yaklaşık 2 bin 300 saat olarak kaydedildi.
2023/2024 sezonunda yedi ana kanal toplamda 53 dizi ya-
nladı. Now TV 13 diziyle en fazla sayıda dizi yayınlayan kanal
olurken onu 10’ar diziyle TRT 1 ve Kanal D takip etti. Show
TV’nin yeni dizisi Bahar 12,64 reyting ortalamasıyla zirvede
yer aldı. MF Yapım imzalı dizi, 11. bölümünde 14,96 reyting-
le son üç sezonun en ksek seviyesine ulaştı. Show TV’nin
geçtiğimiz sezondan devam eden dizisi zılcık Şerbeti ikinci
sezonunda performanartırarak 10,19 reyting ortalama-
sıyla zirvenin en yakın takipçisi oldu. Kanal D’nin yeni dizisi
İnci Taneleri 9,91 ortalama reytingle sezonu üçüncü sırada
tamamladı.
Geçtiğimiz sezondan devam eden 16 diziden 6’yeni sezon
onaaldı. Bu 16 diziden 15’inin reyting ortalamasında şüş
gözlenirken Kızılcık Şerbeti (%+38,26) artış yaşayan tek dizi
oldu. Arka Sokaklar, Teşkilat, KurulOsman, l Dağı ve
Yargı dizileri hafif oranda düşüşleriyle dikkat çekti. Geçti-
ğimiz sezondan devam eden diziler arasında Kızılcık Şerbe-
ti’nin yanı ra Yalı Çapnı, Yargı, Kuruluş Osman ve Gönül
Dağı dizileri 6 reyting baremini aşarak başarılı performans-
lar gösterdi.
31 yeni dizi ekran yolculuğuna başladı. Bu 31 diziden 20’si se-
zon içinde final yaparken 11’i önümüzdeki sezon onayı al.
Show TV dizisi Bahar 12,64 reyting ortalamasıyla sezonun en
çok izlenen yeni dizisi oldu. Kanal D dizisi İnci Taneleri 9,91
ortalamayla ikinci, Now TV dizisi Kızıl Goncalar 9,34 ortala-
mayla üçüncü rada yer aldı.
Show TV’nin yeni dizisi Sank Kokusu; Kanal D’nin yeni dizisi
T Kağıt Makas; Now TV’nin yeni dizileri Kirli Sepeti, Yabani
ve Hudutsuz Sevda; TRT 1’in yeni dizileri Kara Ağaç Destanı,
Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi ve Mehmed Fetihler Sultanı
yeni sezon onayı alan diğer yeni yapımlar oldu.
Sezon genelinde 36 dizi final yaptı. Yaz sezonundan devam
eden aldizi arasında yalnızca TRT 1 dizileri (Kendi Düşen
lamaz ve Benim Güzel Ailem) sezonda 13 lümden faz-
la yanlan. Yeni başlayan dizilerden 13’ünün ömrü 13 -
mden kısa sürdü. Bu 13 diziden 8’i beş lümden daha az
ekranlara geldi. Tüm bu dizilerin bitme nedenişük reyting
olurken kimi diziler yüksek reyting başarısına rağmen final
yaptı. Örneğin Kanal D dizisi Yargı üçüncü sezonunda da yük-
sek reyting başarısırdürmesine rağmen ekranlara veda
etti. Dizi üçüncü sezonunu 6,35 ortalamayla tamamlarken
sezonun en çok izlenen yedinci dizisi oldu. Geçtiğimiz sezon
Camdaki Kız ve Yasak Elma dizileri de yüksek reyting başa-
lana rağmen hikâyelerinin bitmesi nedeniyle final yapmıştı.
Benzer şekilde Star TV dizisi Ömer ve ATV dizisi Aldatmak
sezon ortalamasının üzerinde performanslar sergilemeleri-
ne rağmen çeşitli nedenlerle ekranlara veda etti.
Sezon genelinde 26 farklı yapım şirketi dizi yaptı. Ay Yapım
6 diziyle en fazla sayıda dizi yapan yapım şirketi olurken onu
5’er diziyle OGM Pictures ve O3 Medya takip etti. Sezonun
en çok izlenen beş dizisinden ikisine Gold Film (Kızılcık Şer-
beti, zıl Goncalar), birer tanesine MF Yapım (Bahar), BKM
nci Taneleri) ve KöpFilm (Gönül Dağı) imza attı.
T
rk dizileri
KÖ Ş E YA Z I S I
p
l
k
SEZONUN EN İYİ AÇILIŞ YAPAN ZİLERİ
(İlk bölüm reytİnglerİ)
DİZİ ADI KANAL İLK LÜM REYNG ORT. REYTİNG
İnci Taneleri Kanal D 10,74 9,91
Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi TRT 1 7,36 5,04
l Goncalar Now TV 5,29 9,34
Şahane Hayatım Now TV 5,18 4,17
Bahar Show TV 4,93 12,64
SEZONUN EN ÇOK İZLENEN ZİLERİ
DİZİ ADI KANAL ORT. REYTİNG
Bahar Show TV 12,64
lcık Şerbeti Show TV 10,19
İnci Taneleri Kanal D 9,91
l Goncalar Now TV 9,34
Gönül Dağı TRT 1 8,38
KurulOsman ATV 6,98
Yar Kanal D 6,35
Yalı Çap Star TV 6,03
Teşkilat TRT 1 5,51
Sandık Kokusu Show TV 5,40
KANALLARIN SEZON PERFORMANSI
DİZİ ADI YE DİZİ TOPLAM Zİ GELECEK SEZON DEVAM EDECEK
ATV 4 9 1
KANAL D 5 10 3
NOW TV 11 13 4
SHOW TV 4 6 3
STAR TV 1 4 1
TRT 1 5 10 5
TV8 1 1 0
ÖNÜMÜZDEKİ SEZONA DEVAM EDECEK DİZİLER
DİZİ ADI KANAL ORT. REYTİNG TOPLAM M
Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi TRT 1 5,04 28
l Goncalar Now TV 9,34 19
Bahar Show TV 12,64 16
Mehmed Fetihler Sulta TRT 1 4,45 15
KurulOsman ATV 6,98 164
Sandık Kokusu Show TV 5,40 26
T Kıt Makas Kanal D 4,51 14
Hudutsuz Sevda Now TV 4,85 34
İnci Taneleri Kanal D 9,91 17
Arka Sokaklar Kanal D 2,77 679
lcık Şerbeti Show TV 10,19 66
Yalı Çap Star TV 6,03 73
Kara Destanı TRT 1 2,83 15
Gönül Dağı TRT 1 8,38 142
Yabani Now TV 4,54 36
Kirli Sepeti Now TV 4,17 30
Teşkilat TRT 1 5,51 111
Bu yazıdaki tüm istatistik ve analizler 20+ABC1 reyting verilerine göre hazırlanmıştır. 37
A GENTLEMAN
IN MOSCOW
DEVRİMİN GÖLGESİNDE YOK OLAN
UNVANLAR, YEŞEREN UMUTLAR…
o
o
YAZI_//_DR. ÖMÜR TANYEL
a gentleman in moscow
KÖ Ş E YA Z I S I
39
usyada imparatorluğun yıkılması ve devrimle bera-
ber komünist rejimin oturmasına giden reç top-
lumsal alanda da sar olaylara yol açmıştı. 1917
yılında gerçekleşen ihtilal sonrası Çarlık ve onunla
ilgili, onu çağrıştıran her şey mercek altına anmış ve
gözden şürme, yok etme ve yok sayma süreci baş-
lamıştı. Dönemin asilzade unvanlana sahip pek çok
kişinin mallana el konmuş ve sürgüne gönderilmiş-
ti. Amor Towles’ın 2016 tarihli aynı adlı romandan
uyarlanan dizi, ihtilalden kısa bir süre sonra rejim-
le karşı karşıya gelen Kont Aleksandr İlyiç Rostov’un
(Ewan McGregor) kurgusal hiyesini ekrana taşıyor.
Kont Rostov gelişen devrimi çok da anlamamış ve
hayatın eskisi gibi devam edebileceğini şünürken 1921 yılı gelmiştir. Kaotik
dönem bir parça durulsa da Moskova’nın eski haklandan mahrum bırakılmış
aristokrasisi yargısız infazlar ve idamlarla karşı karşıyadır. Bu recin bir s-
da Avrupada geçiren Rostov, Moskova’da konakladığı Metropol Otelde
eski yaşantısıdevam ettirme çabandadır. Otel personeli dahil çevresinde-
kilerin ona “Kont” unvanıyla hitap etmesi, rafine yemek ve şarap zevkinin kar-
şılanması ve şık it odabunun göstergesidir. Ancak bir re sonra ihtilalin
oyuncuları onu sıkıştırmaya başlar.
Yeni rejimde onun da bir an önce ortadan kaldırılması isteyenler olduğu
gibi, sadece gözalnda tutulmasın yeterli olacağışünenler de varr.
Asnda Çarlık rejiminin artığı olarak yok edilmesi gerekirken üzerinde bulunan
ve bir kartpostala el yazısıyla yazılmış, ihtilali öven şiir onu kurtarır. Sonuçta
Bolşevik rejim Rostov’a uygun bir ceza bulur ve uygulamaya başlar. Bulundu-
ğu Metropol Otelden bir adım dahi şarı çıkmayacaktır ama m ihtiyaçları
karşılanmaya devam edecektir. Lakin artık süitinde değil çatı katındaki eski
personel odalarından birinde kalacaktır. Rostov başta buna anlam veremese
de kabul eder ve çatı katındaki soğuk, konforsuz ve izole mekânında yaşama-
ya başlar.
Onu takip etmesi için görevli ajan ise Osip’tir (Johnny Harris). Soğuk davraş-
layanda Rostov’un yanş bir hareketinde onu derhal ortadan kaldırmaya
kararlı tutumu bir korku unsuru olarak otel lobisine çöker. Ancak geçen gün-
lerde Rostov yine kabuğuna çekilmek yerine hayatın içinde olmaya kararlır.
Kendisi gibi otelde uzun süreli konaklayanlar yanda garsonlarla, otel görev-
lileriyle ve lobide çalmaya gelen müzisyenlerle arkadaşlıklar kurar. Resepsiyo-
nist Vasily, başgarson Andre, barmen Audrius, terzi Marina ve şef Emile artık
onun ailesi gibidir. İlişkilerinde bazen gurmeliğini, bazen derin kültüründen
gelen entelektüel yabazen de sadece hoşsohbet karakterini kullanır. Bir
tutsak gibi yaşasa da hâlâ akşam yemeğinde karşına oturana hangi balığın
yanda hangi şarabın gideceğini anlatmada isteklidir.
Bir müddet sonra onu devamlı izleyenin sadece Osip olmadığı, küçük bir
kızın da kendisini izlediğini fark eder. Adın Nina (Alexa Goodall) olduğunu
öğrendiği bu dokuz yaşındaki kız, zengin hayal gücü yanında otelin tüm arka
odalarını, gizli geçitlerini ve rlarını bilmesiyle de Rostov’a arkadaş olur. Nina,
annesi ve babasından bahsetse de onlar ortada hiç görünmezler.
İlerleyen süreçte Rostov’un kafanda beliren bir düşünce de böyle bir tut-
sakğın idamla sonuçlanabileceği korkusudur. Zira otele gelen müzisyenler-
den, arkadaşı eski Prens Petrov da (Paul Ready) onu rejime karşı daha çok
doldurur ve Çar yanların olduğu Minsk’e kadar yürüyerek kaçma plana
dahil etmek ister.
Otelin sakinlerinden biri de karizmatik film yıl Anna Urbanovar (Mary
Elizabeth Winstead). Rostov’un ilk görüşte ilgisini çeken aktris çevresine ışık
saçmaktadır ve dönemin sivrilmiş politikacılarıyla yakın ilişkidedir. Kendisinin
ise kaybedilmiş unvanlaşında elinde hiçbir şeyi yoktur. Ancak bir süre son-
ra yakınlaşmalahem Nina’nın hem de Osip’in dikkatinden kaçmaz. Osip’in
dikkatinden kaçmayan daha önemli durum ise Petrov’un kaçış plave buna
Rostov’un dahil olabilme ihtimalidir.
R
Dizinin ilerleyen lümlerinde yıllar içinde çatlayan rejimin yankıları,
rgüne gönderilen tanıdık simalar, Stalin’in ölümünün yanması ve
kapalı kapılar ardında oynanan politik oyunlan Rostov’a yansımaları
izliyoruz. Otelden çıkamayıp çatı katında bulduğu arı kovanı ona ışık
olurken, Osip’le farklı yönde gelişen ilişkisinin onu ne yöne çekeceğini
merak ediyoruz. Her türlü durum karşında kûnetini kaybetmeme-
ye, asaletini muhafaza etmeye çalışan bir insan olan Rostov’u canlan-
dırma konusunda Ewan McGregor güzel bir performans sergiliyor.
Asilzade yaşantısı sona ererken yargılanğı mahkemede ne yaptığı
sorulduğunda Rostov’un verdiği cevap, “Meslek sahibi olmak bir be-
yefendinin işi değildir,” olmuştur. Kısmen yeni rejimle dalga geçerken
smen de eski konumunu devam ettirme çabasın yansıması olarak
görülen bu durum zamanla şüncelerini değiştirmesine yol açacak-
r. Bir müddet sonra söylediği, “Değişmek zaman ve onlarla birlikte
değişmek beyefendilerin işidir,” cümlesi yeni hayatına uyum sağlamaya
yönelik teslimiyetin de itirafı niteliğindedir.
A Gentleman in Moscow neticede bir baskı hiyesi. Duygulan, kül-
rün, ifadenin bastılması yanında ne şünmemesi gerektiğinin öy-
küsü. Ancak yaşanan olaylar ve gelişen günler yine de her daim umudu
canlı tutuyor, neşeyi tümden yok edemiyor. Dramatik örgüsü yanında
kara komedi unsurları da barınran yapımın çekimleri İngiltere’de ta-
mamlandı. Gösterim sonrası genel anlamda beniyle karşılaşılan ya-
ma en fazla eleştiri, dönem Rusyanda aktif görev aldığı gözlenen
siyahlarla ilgili olarak geldi. Bunun gerçekle bağdaşmadığı ve değil dev-
rim recinde normal hayatta bile o nem Moskova’da çok az siyahın
bulunduğu iddia edildi. Politik doğruculuk uğruna yapımcılan bu ter-
cihte bulunduğu söylense de eserin dönem Rusyana ait distopik bir
kurgu olduğu da unutulmamalır. Ancak yapımda yer alan önemli ka-
rakterlerden Mishka’nın romanda beyaz olmasına rağmen dizide siyah
bir aktör (Fehinti Balogun) tarandan canlandırıldığıda belirtelim.
Burada ufak bir parantez açarak Rusyada gerçekten siyahlan durumu
nedir diye bakıldığında ise yolumuz meşhur yazar Aleksandr Sergeyiç
Puşkin’e bile uzanır. Dedesi Abram Gennibal bir siyahtı. Hatta Puşkin,
büyük büyükbabasın hayatına dayanan tarihi bir roman olan Arap
Petra Velikogo (Büyük Petro’nun Bozkırı) isimli bir kitaba başladı ama
asla bitirmedi. Osmanlı tüccarları tarafından bir Rus generaline satılan
Afrikalı Abram PetrovGannibal sonrasında Büyük Petro’ya (ülkemiz-
de Deli Petro olarak da bilinen) hediye edilmişti. O dönem statüle-
ri köle olarak adlandırılmıyor hatta iyi eğitim görenleri bile oluyordu.
Abram Gannibal da bir hizmetli olarak kalmadı. Büyük Petro ondan ve
zekândan hoşlan. Bir süre sonra onu serbest raktı ve eğitimini
sağladı. Abram Gannibal zamanla soyluluk unvanına sahip bir askeri
mühendis, Fransa’da bir diplomat, Peter’in kızı ve vârisi olan İmpara-
toriçe Elizabeth’in rdaşı oldu. On çocuğu oldu. Oğullarından İvan Ab-
ramoviç Gannibal, seçkin bir deniz subayı oldu. İşte Puşkin bu subayın
torunuydu.
Dizi son bölümlere doğru, ajanlık ve kaçış serüvenine evrilirken ma-
ceran dozu da artmaya başlıyor. Dram dozunun arşıyla paralel gi-
den bu gerilimli sürMoskovadaki beyefendinin yaşadıkların zirvesi
niteliğindeki bir sona bağlanıyor. Showtime ve Paramount işbirliğiyle
yapımı tamamlanan dizinin ilk gösterimi bu yılın mart ayında yapıldı.
Her biri yaklaşık 50 dakika süren sekiz bölümlük yapımın ülkemizde
hangi platformda ekrana geleceği bu satırlar yazıldığı reçte henüz
belli olmamıştı.
41
EfTuğ’a Veda
RÖPORTAJ:OBEN BUDAK
o
o
#eftuğ
RÖ P O RTA J
p
Yargı finalinin üzerinden çok uzun zaman geçmemişken dizinin yeni se-
zondaki âşıkları Ulvi Kahyaoğlu ve Merve Ateş ile buluştuk. Gerçek ha-
yatta çok iyi dost olan ikili, takım ruhunu kaybetmeden başalı bir sezon
geçirdi. Yargı’nın yanı ra GAİNde yanlanan Dengeler ve tiyatro oyunu
Sığınak ile karşımıza çıkan Ulvi Kahyaoğlu, aynı sezon farklı karakterlere
rünerek oyunculukta başka bir yerde olduğunu gösteriyor. Sadri Alı-
şık Ödüllerinde en iyi yardımerkek ronde aday olmaşaşırtıcı değil.
Merve Ateş’in çok küçük yaşta başladığı kariyeri de ayrı heyecan verici.
Kült dizi Sihirli Annem’in küçük cadılandan olan Merve genç ama yaşa-
dıklaaz değil. İkiliyle buluşup hem EfTfenomenini hem de diziden
sonraki planlarını konuştum.
Aranızdaki takım ruhundan bahsederek başlamak istiyorum. Dizideki
partnerliğiniz dışında televizyon programlarına birlikte katılıyorsunuz,
hatta bir tiyatro oyununda karşılaştık. Hem arkadaş hem de Tuğçe ve Efe
çifti olarak popülersiniz. Çok fanız var, EfTuğ olarak devamlı TT oluyor-
sunuz. Bunlar güzel duygular olmalı.
Ulvİ: Bence işin en keyifli kısmı zaten bu. Arkadaşlığı sahnede partnerli-
ğe evirip iletişimi daha da güçlendirebiliyorsanız o daha da keyifli hale
geliyor. Partnerliklerden flört ve aşk doğması sahneyi güçlendirir algı
vardır. Bu bence profesyonel hayatta biraz riskli bir alan. İşi sekteye de
uğratabilir. Ben, senin de alnı çizdiğin takım ruhunu Yargıda çok daha
net gördüm.
Daha önce arkadaş değildiniz sanırım?
Ulvİ: Baştan beri birlikte oynadığımız sahnelerde her şey çok keyifliydi.
Oynadığımız sahneler bizi arkadaş yaptı. Birbirimizi tanımıyorduk. Bu ile-
tişimi güçlendirmek, birbirine yaslanabilme hissini verebilmek işinizi çok
daha kuvvetlendiriyor. Sonta beraber bir sahneyi paylaşıyoruz ve bir
şey üretiyoruz. EfTilişkisi bir anlamda bizim çocuğumuz gibi oldu. Ark
işimizi yaparken konuşmadan anlaşmamızı sağlıyor. İşte o takım ruhu ne
kadar güçlü olursa sahne de o kadar güçleniyor diye düşünüyorum. Ulvi ya
da Merve’den öte #EfTuğ’un önde olması bence çok kıymetli.
Merve: Ben bilmediğim bir kulvarda koşuya başladım. Partnercilik naldır,
nasıl ilerler, bilmediğim bir noktaydı; oyunculuk serüvenime Yargı evre-
ninde dahil oldu. Oradan bir tecrübe kattı bana. Bunu başta Ulvi’yle de-
neyimlemenin de benim için çok ay, özel bir yeri var. Çünkü gerçekten,
öyle ya da böyle, karşılıklı oynadığın oyuncuyla birbirine yanlaşıyorsun ve
bu durum çok önemli. İster baba-çocuk ilişkisi, ister anne-çocuk ilişkisi
oynan, ya da yakın arkadaş, sevgili ilişkisi olsun fark etmez, birlikte oy-
nadığın kişi günk hayatında arkadaşın haline gelebilir. Bence bizim takım
ruhumuza hem günlük hayattaki arkadaşlık hem sahne önünde sergiledi-
ğimiz performans hem de sahne arkasında konuşabilmek değer katıyor.
Oyunculuk anlamında birbirinizi eleştiriyor musunuz?
Ulvİ: Bir sahne oynadığım zaman kafamda soru işareti varsa Merve’ye dö-
p ne diyorsun, nasıl olmuş diyebiliyorum ve bu çok güzel. Bir şey içi-
mize sinmediğinde de bunu açıkça paylaşabilmemiz, aramızdaki iletişimin
birbirimizi geliştirmeye hizmet ettiğini gösteriyor. Dizideki partnerinden
geribildirim alabilmek çok önemli. Maalesef bazen partner olmak yerine
egosal kaygılarla farkadımlar atılabiliyor. Ancak izleyiciye duygunun çift
olarak geçtiğinin farkında olmak önemli. Birbirimizin önüne geçmek kim-
seye bir şey kazanrmaz. Kolektif olarak çıkarılan duygunun ve enerjinin
peşinden gitmeyi önemsiyorum.
Yargı’nın son bölümü yayınlansa da Ulvİ Kahyaoğlu
ve Merve Ateş’İn canlandırdığı Efe ve Tuğçe’nİn masum
aşkı akıllarda kalmaya devam edecek.
43
Peki, sizin tanıştırılma hikâyeniz var mı? Dizilerdeki işle-
yişi merak ediyorum, netmen geliyor ve bundan son-
ra sevgilin rolüne Ulvi yazıldiyor? Merve, sen zaten
Yargıdayn o dönemde.
Ulvİ: Ben genç bir savcı olarak geldim. Yaşayacağım aşk
hikâyesine dair hiçbir fikrim yoktu. Hatta arkadaşlarım,
“Sana bir aşk hikâyesi yazarlar şimdi!” diyorlarama ben,
“Öyle bir durum yok, haberiniz olsun, beklentiye girme-
yin,” diyordum. Ben orada adliyede var olmaya çalışan
genç bir savcıyım. Ilgaz-Ceylin o kadar iyiler ki, başka çif-
te ihtiyaç yok diye net bir şekilde birkaç defa söyledim.
Taze kan her zaman iyidir, gördüğümüz üzere. Merak
ettiğim, yurtiçinde ve yurtdışında bu kadar başarılı bir
dizinin son sezonunda en çok izlenen hikâyelerinde bu-
lunmak nasıl bir duygu? Özellikle Merve sen ilk sezondan
beri bu dizidesin ve şu an hikâye sana döndü.
Merve: Ben onuncu bölümde Yargı’ya dahil oldum. Çok
heyecanlıydım tabii. Yargı’ya giriyorsun, Yargıda oynuyor-
sun! Yükü çok ağır. Sete giriyorsun, orada Pınar Deniz,
Kaan Urgancıoğlu, Uğur Polat çıkıyor. Ali Bilgin, hadi ba-
kalım sahneyi çekelim, diyor. Çok gerçek bir iş izliyorsun.
Oynayan herkes işini çok gerçek yapıyor. Çok gerçek bir
evrendesin. En ufak bir sahteliğin bile bütün hikâyenin
akışını bozabileceği bir yerdesin asnda. O yüzden, biraz-
k daha genç olduğum için, diğer oyuncularımıza nazaran
biraz daha tecrübesiz sayılabileceğim için omuzumdaki
yük daha fazlaydı. Bu tabii gün gtikçe azalıyor. Oyna-
dığın karaktere ısınkça, onun konfor alanıkeşfettikçe
azalan bir şey. Ama bugün bile Yargı popülaritesini ko-
ruyorken ve “ne oldum”a şmediğin rece oyunculuk
kendini geliştirdiğin bir yerdir. Hissine katarak ilerlemen
gerekir. Doğrusu benim için odur.
Ulvİ: Daha deneyimsizim diyor da kendisi on beş yıldır di-
zi-film çekiyor!
O konuya geleceğim ama Tuğçe’den ilerlemek istiyorum,
Sherlock Holmes’ün 21. yüzyıl versiyonu gibi bir karakter
canlandırıyorsun. Mesleğinde öne çıkan genç bir kadı
canlandırmak neler kattı sana?
Merve: Bu çok geniş bir konu çünTuğçe’nin ergenliğini
biliyorum. Babasıyla ilişkisinin zorlukla, aile hayatı, ba-
basına alışmasından tutun da diğer işlediği bütün suçla-
ra hâkimim. Tuğçe’nin ıslahevi geçmişi var. Böyle bir ka-
rakteri canlandırmak çok tatmin edici çünkü aslında bir
karakterin içinde birden fazla ka-
rakteri oynuyorsun. Bir ergen, bir
asi, bir mağdur. Sonrasında işini
çok iyi yapan bir kadın modeline
giriyorsun. Ekranda bence güçlü
kadınları görmek, güçlü insanları
görmek çok hoş. Son dönemde en
çok ihtiyacımız olan şey bu. Güçlü
bir kadını oynayabilmek, güçlü bir
figüre bürünebilmek bence çok
tatmin edici. Özellikle on dokuz
yaşımda, 25 yaşlanda bir kadı
oynayabilmek daha farklı bir mey-
dan okuma oluyor.
Tuğçe’nin babası Eren ile sahne-
leri de çok etkileyici. Dramatik
yerler de olsa hepimizin gözleri
doluyor ekran başında. Bu sahne-
lerde neler hissediyorsun?
Merve: Biz Uğur abiyle o benim
babam , ben onun mıyım
ikileminde tanıştık. Tuğçe ve Eren
birbirine baba-kız olarak çok
uzakken biz de Uğur abiyle uzak-
k. Çün bir tanışma dönemi
oluyor, hemen canım cicim olamı-
yorsun. Herkes işine odaklı oluyor.
Ama zaman geçtikçe çok güzel
yazıldı baba-kız ilişkisi. Eren ve
Tuğçe’nin bende çok ayrı bir yeri
var. Bir sahnede Uğur abi ağlıyorsa
gerçekten karşımda babam ağlı-
yormuş gibi hissediyorum. Baba-
n yıkışıya da babamın mut-
luluğunu görüyorum. Bir sahnede
Tuğçe, babasına bakıp ondan güç
alıyor diyelim, ben de Uğur abiye
bakıp güç alıyorum. Gerçek ha-
yatta da Uğur abiyle kurduğumuz
yakınk bende çok ayrı, çok derin,
çok tatlı bir yerde.
Baştan berİ bİrlİkte oynadığımız sahnelerde
her şey çok keyİflİydİ. Oynadığımız sahneler
bİzİ arkadaş yaptı. bİrbİrİmİzİ tanımıyorduk. Bu
İletİşİmİ güçlendİrmek, bİrbİrİne yaslanabİlme
ssİnİ verebİlmek İşİnİzİ çok daha
kuvvetlendİrİyor. Sonuçta beraber bİr sahneyİ
paylaşıyoruz ve bİr şey üretİyoruz. EfTuğ İlİşkİsİ
bİr anlamda bİzİm çocuğumuz gİbİ oldu.
Artık İşİmİzİ yaparken bazı şeylerİ konuşmadan
anlaşmamızı sağlıyor. İşte o takım ruhu
ne kadar güçlü olursa sahne de o kadar
güçlenİyor dİye düşünüyorum. Ulvİ ya da Merve’den
öte #EfTuğ’un önde olması bence çok kıymetlİ.
45
Peki, Ulvi senin açından nasıl gelişiyor bu dönem, kafa
karışıklığı yaşıyor musun? Yargıda tertemiz bir savcıyı
canlandırıyorsun, Dengelerde mafya babasının oğ-
lunu. Bir yanda takım elbisenle duruşmalara girerken
diğer yanda pavyonlarda dayak yiyen birini canlandır-
mak nasıl hissettiriyor?
Ulvİ: Canlandırğım karakterlerin zıt kutuplarda olma-
kafan karışmasına engel oluyor. Çün birbirine
benzer karakterleri aynı anda oynasaydım üzerimde
belli enerji kaçakla yaratma ihtimali çok daha yük-
sekti. Ama burada kostüm bile aslında çok önemli bir
belirleyen. Her karakterin benden talep ettiği postür
başka. Dengelerdeki Hidayet Alperen, içine doğup
büyüdüğü ortamla uyumsuzluğunu gidermeye, çevre-
sine ve en önemlisi babasına kendi varlığını ispatlama-
ya çalışıyor. Üstesinden gelemediği duygu durumları
yaşanabilir lmak için madde kullanımına başvuruyor
ve dibe çöküyor. Efe ise Hido ile benzer yaşlarda, mes-
leği şında hiçbir şeye aidiyeti olmayan, ailesine dair
bazı gerçekleri yirmili yaşların sonlanda öğrenmiş
ve o zamana kadar hep tek başına dik durmaya çalış-
ş bir karakter. Bu iki farklı zeminde olmak aslında
beni oyuncu olarak çok rahatlatan bir durum. Efe’den
Hidayet Alpere veya Hidayet Alperden Efe’ye dair bir
şey sunamam, çünkü kondisyonlar o kadar farklı ki, ka-
rakterler benden bağımsız şekilde ayrılıyor.
Ama bu kadar iyi oyunculuk sergilemesen o ayrımı de-
diğin kadar rahat yapamayabilirdik.
Ulvİ: Doğru, sen Dengeler’i izleyip Yargı’ya denk gel-
diğinde, bu çocuk aynı şeyi orada da satıyor diyebilir-
din. Ama benim için şu an Efe’yle Hido’yu ayırmaktansa
geçen sene oynadığım Tozluyakadaki Berk’le Hido’yu
ayırmak daha zorlayıcı bir alan oldu.
O zaman soruyu şuradan sorayım, aynı dönemde bu
kadar zıt iki karakteri çıkarman zorlukları oluyor
mu? Tamamen farklısınız yani kadınlara bakış açınız
bile farklı. Efe legal bir nya içinde, diğeri tamamen
illegal bir dünya içinde. Stres olmuştur herhalde.
Ulvİ: Tabii ki, bu zaten işimizi yaparken her zaman duy-
duğumuz bir kaygı. Geriye dönüp iki l önce oynadığım
işe dair de emare görmek istemem şu an yaptığım işte.
O yüzden en büyük anksiyetemiz bu taraflarda oluyor.
Hayatımı tamamen tiyatroyla idame ettirseydim şu an
belki ayda 3-4 farklı oyun oynayabilirdim. Ve o 3-4
farklı oyunda haftanın 4 gecesi 4 aykarakter icra edi-
yor olabilirdim. Mesleğimizin getirilerinden ve taleple-
rinden biri de bu. O yüzden de zorlu bir sürti ve hal-
lettik gibi bakmıyorum olaya. Ben başka bir karakterde
başka bir şey oynarken, başka koşulları deneyimlerken
dönüp başka bir yerde farklı bir kökten beslenip baş-
ka bir ekosistemin içinde var olmaya çalıştığımda, ister
istemez kendi haznemi geliştiriyor ve genişletiyorum.
Merve senin için zor bir sene oldu diyebilir miyiz? Se-
zon boyu Tuğçe sert şeyler yaşadı. Bu kadar sert şeyler
bir oyuncuyu senaryoyu okuduğu zaman heyecanlan-
rır tabii ama izleyici bazen farklı tepkiler verebiliyor.
Merve: Tuğçe’nin başına gelenler çok ayrı meseleler
tabii. Toplum açısından bakıldığında çok daha ağır me-
seleler ama bir oyuncu olarak bakınca ortada sade-
ce performans meselesi var. Sahnenin içeriği tabii ki
daha farklı olabilir; izleyiciyi yaralayan ya da ldüren
meseleler. Ama sahneyi ortaya koyan oyuncu açısından
bakıldığında da bu bir performans. Öyle ya da böyle,
3-2-1 kayıt ve role girme meselesi sözkonusu. Bu açı-
dan bakıldığında tabii ki hikâyenin derinliğini, karakter
hikâyelerimizin derinliğini etkiliyor çünaltını doldu-
ruyor. Aslında günlük hayatımızda da hepimiz bazen
yara alız. Zor bir sene geçiririz ve bize bir şeyler öğre-
tir ya da çok güzel bir sene geçiririz ama baktığımızda
o geçirdiğimiz güzel senenin sonunda eksileri keşfede-
riz. Ama tabii istismar meselesine bakıldığında bu çok
daha ağır bir konu. Bir oyuncu olarak sosyal sorumluluk
projesi de değil bu, senin eline gelen bir tekst.
Ben bİlmedİğİm bİr
kulvarda kuya
başladım. Partnercİlİk
nasıldır, nasıl
İlerler bİlmedİğİm r
noktaydı; oyunculuk
serüvenİme Yargı
evrenİnde dahİl oldu.
Oradan bİr tecrübe
kattı bana. Bunu başta
Ulvİ’yle deneyİmlemenİn
de benİm İçİn çok
ay, özel r yerİ
var. Çünkü gerçekten,
öyle ya da böyle,
karşılıklı oynadığın
oyuncuyla bİrrİne
yakınlıyorsun
ve bu durum çok
önemlİ. İster baba-
çocuk İlİşkİsİ,
İster anne-çocuk
İlİşkİsİ oynayın, ya
da yakın arkadaş,
sevgİlİ İlİşkİsİ olsun
fark etmez, bİrlİkte
oynadığın kİşİ günlük
hayatında arkadın
halİne gelebİlİr. Bence
bİzİm takım ruhumuza
hem günlük hayattakİ
arkadlık hem
sahne önünde
sergİledİğİmİz
performans hem de
sahne arkasında
konuşabİlmek değer
katıyor.
Sert yorumlar da gelmiştir eminim ama sen bir senar-
yo dahilinde oynuyorsun. Diziye kaptırınca bu gerçekliği
kaçırıyor galiba bazılarımız.
Merve: Aynen öyle. Tabii ki senaryo gereği bana birini öl-
dür dediklerinde ben birini öldürüyorum ya da gül dedik-
lerinde gülüyorum. Bu işimin parçası. Sen bir restorana
gidersin ve bu yemeği istiyorum dersin. Aşçı, artık ben bu
yemeği yapmam, demiyor. Bizim de oynayamayız deme
ksümüz olmuyor tabii.
Merve sen bir de inanılmaz küçük yaşta başlamışsın ger-
çekten. Şu an 20’li yaşlarının başında tükenmişlik send-
romu yaşıyorum desen hak veririm yani o kadar dolu bir
geçmişin var. Oyun olarak baktın herhalde olaya değil mi
en başta?
Merve: Küçük yaştan beri setlerdeyim. Ailemin yönlendir-
mesiyle girdim, 3 yaşındaydım, babamın tanıklavardı,
sete getirsene demeleriyle başladı her şey. Sonra ufak bir
gazete reklamı geldi, orada kupon tutuyorum. Kızım git-
mek ister misin diye soruyorlar ama ne olduğundan bile
haberim yok. Olur, giderim dememle birlikte çok sevdim
setleri. Küçükken de ilgiyi severdim, hoşuma gidiyordu
fotoğraflarımın çekilmesi, ışıkların bana göre ayarlan-
ması. İlerleyen sürte bir tane daha çekim oldu derken
dizi, film diye devam etti. Bana çok özel geliyor açıkçası.
19 yaşındayım ve nefes aldığım, aklım yettiği sürece bu
işi yapmak istiyorum. Bu da aslında kolay kolay kimse-
nin başına gelmeyecek, aln tepsiyle sunulan bir şanstır.
Çünkü kimse 3,5 yaşında hayatıidame ettirmek istediği
bir meslekle taşmaz, herkes bunun için okur, mücadele
verir. Ama benim için öyle olmadı, o da benim şansım.
Aynı zamanda okulun da vardı sonta. Benim için okula
gitmek çok zordu mesela bir de işim olsa kesinlikle dep-
resyona girerdim.
Merve: Tabii ama bunu bir olarak şünmüyordum. Ben
Yargı’ya kadar bunun bir iş olabileceği bilincinde bile de-
ğildim. Bir çocuk lunaparka, sinemaya gitmek ister, ben
sete gitmek istiyordum ve bu konuda da çok ciddiyim,
sete gitmek istiyorum diye ağlıyordum. Annem beni işim
olmadığı halde sete götürdü. Ben ateşlendim. Kostüm-
lerim var, peri kıyafetlerim. Bir gün 39,5 derece ateş-
liydim. Setten çıkıp hastaneye gidecektim. Bana orada
pijama giydirdiler. Ben kostümlerimi istiyorum diye lı-
yordum. Beni zor yatıştırıyorlardı. Sette olmak benim için
bir lence aracıy. Başka biri olmak, gidip sihir yapabil-
mek, bu çok özel bir şey benim için. Farkevrenlerde ha-
yat bulabiliyorsun, çok değerli. Hayat tek bir insan olmak
için de fazla uzun zaten.
Oynadıkların arasında en merak ettiğim, Sihirli Annem
nemi oldu. Bir çocuk için en önemli denebilecek bir
dizide oynuyorsun, küçük bir cadıyı canlandırdın. O yüz-
den de sete uçarak gidiyorsundur.
Merve: Evet, kesinlikle. Sihirli Annem’in öne çıkan tarafı
bulutlan üstünde uçabiliyordum. Görünmez oluyordum,
yani öyle olduğunu düşünüyorum. Zaman geriye akn
diyorum ya da zaman dursun diyorum, duruyor. Bunlar
çok güzeldi. Tabii sette bulununca anlıyorsun ki aslında
onu yapıp ortadan kaybolmuyorsun. Bunu yapıyorsun ve
sonra yürüyerek çıkıyorsun. Seni biliyorlar aslında. Bunu
bilmek de bir taraftan gerçekçiliği köreltiyor ama heye-
canımdan bir şey götürmüyordu.
Arkadaşlarınla toplandığınızda hadi bize büyü yap, bize
sihir göster gibi yaklaşanlar oluyor muydu?
Merve: Her şeyi olduğu gibi anlatıyordum. Aslında orada
ortadan kaybolmuyoruz, kameranın açısından çıkıyoruz
ya da onlar bulut değil, aslında biz mavi bir duvan önün-
de duruyoruz diye onlara bilgi veriyordum.
Kıskanananlar da oluyordur, o yaşta çocuklar acımasız
olabiliyor.
Merve: Dalga geçen ya da benimle konuşmayan arkadaş-
larım oluyordu. Bir nedenden tartışıyorduk, benimle ko-
nuşmayı rakıyorlardı. Aman bu da oyuncu oldu!” deyip
seni dışlıyorlar ya da seninle daha yakın oluyorlar. Çok
derin arkadaşlık bağlarım yoktu o yaşlarda. Çünkü sınıf
arkadaşlarımla kurduğum bağın dışında sette abim var.
Abi, abla dediğim insanlarla bağ kurmak benim için daha
değerliydi.
Sen bir de korku filmlerinde oynadın. En merak ettiğim
şeylerden biridir, o korku film setleri nasıl olur, nasıl ya-
şanır? Ben oynasam en başta ortamdan korkardım.
Merve: Ben ilk korku filmimi 7 yaşındayken çektim. Son
korku filmimde de 13-14 yaşlarındayım. Bugün çeksem
korkarım. O ortamdan da korkarım, senaryodan da kor-
karım. Korku filmi de izleyemem zaten. Kendi filmleri-
mi de kolay kolay izleyemem. İzlemediğim filmlerim de
var rüst konuşmak gerekirse. Bir noktada performans
olarak değerlendirmek lazım. Konuyu ayrı tutmak lazım.
Oran da aslında özü aynı. 3-2-1, kayıt, bir sahne çek. O
sahne bir komedi sahnesi de olabilir. Sadece biraz daha
çekim şartları zorlayıcıykorku filminin. Mesela cak bir
kuliste ranın sana gelmesini beklemiyorsun da soğuk bir
depoda bekliyorsun gibi…
47
Peki, Tuğçe ile Efe’ye dönüyorum. rekli TT oluyordu-
nuz? Hayranlarınızın yorumlarından bahsedelim. Yaratıcı
yorumlar geliyor muydu?
Ulvİ: Evet, yorumlaçok seviyoruz. En son Efe’nin Tuğ-
çe’ye aldığı yüzükle ilgili bir edit yapılmış. “Yüzük o kadar
küçük ki göremiyoruz!” ya da “Yüzük mü çok küçük yoksa
Efe’nin kafası çok büyük?” yazmışlar. Güzel, komik ve
yaratıcı. Bence bizi takip eden, destekleyen kitlenin de
mizahi çok iyi. Fanı olduğum fanlarım var. Hatta ne
kadar eğlenceli olursa benim için de sosyal medyakul-
lanmak o kadar eğlenceli hale geliyor. Ve bu da bir üretim
bir yandan, bizim için bir şeyler üretilmesi her anlamda
harika. Tozluyakadaki karakterim ile Efe’yi karşılaştıran
floodlar yazıyorlar. O karakteri icra eden insan olarak kimi
noktada ben bile bu kadar detaylı üzerine düşünmemiş-
ken birinin oynadığım karakterlere dair böyle bir döküm
yapması çok değerli hissettiriyor. Ve bir yerlere dokuna-
biliyor.
Merve: Benim de aynı şekilde. Çok tatlı bir iletişimimiz
var, yazılıp çizilenleri hep okuyorum. O karakter yani ben
Tuğçe olarak, Ulvi, Efe olarak ve bir noktada Efe ve Tuğçe
olarak ortak bir mesai harcıyoruz. Bu mesainin de izleyi-
ciden güzel karşık almabeni çok mutlu ediyor. Çünkü
harcanan mesaiye karşılık harcanan bir mesai var ve bu
kesinlikle yaptığımız işin kaymağını yeme kısmı bir nokta-
da. Artık bir şeylerin daha tatlı yerlerini gördüğümüz kı-
m, sosyal medyada yazılan yorumlar, yapılan editler. O
yüzden çok çok tatlı. Ve bir noktada da kafa dağıtma aracı
oluyor bende. Yapılan iyi-kötü yorumları okumak da bana
çok büyük bir şey katıyor. Çünkü biz topluma yapıyoruz.
Bir izleyiciye hitap ediyoruz. Hedef kitlemizden aldığımız
geri dönüşler de çok önemli, çok değerli oluyor bu nok-
tada.
Dizi bitti ama sizin hikâyeniz de
tırmandıkça tırmanıyor. Tuğçe ve
Efe karakterlerinin spin-off’unun
yapılmasını ister miydiniz?
Merve: Beni heyecanlandırırdı.
Çünoynamayı sevdiğim bir ka-
rakter ve oynamayı sevdiğim bir
hikâye var ortada. O yüzden ay
bir hikâyenin olması ve o yola gi-
dilmesi tabii ki beni çok heyecan-
lanrdı. Çünkü birlikte yap-
mayı seviyoruz. Bir noktada da
şöyle bakmak lazım, bazı şeyler
acaba Yargı evreninde mi güzeldi?
Sonuç olarak EfTuğ, Yargı evrenin-
den doğmuş bir çift. Yargı evreni-
nin çocuğu. Birbirlerinin hayatları-
na çok güzel değen, altı dolu bir
çift oldu Efe ve Tuğçe. Kız havadan
düştü, oğlan yakaladı gibi değil de
gerçekten beklenmedik bir yer-
den başladı ilişki.
Ulvİ: Beni de heyecanlandırırdı
tabii. Çok sevdiğimiz karakterler,
onları oynayan kişiler olarak söy-
lüyorum. Ben Efe’yi ve dahil oldu-
ğu hiyeyi çok seviyorum ve bir
oyuncunun sevdiği karakteri 360
derece deneyimleyebilmesi büyük
bir fırsat. Elimizde bu kadar güzel
bir şey varken bunu daha fazla de-
neyimleme fikri tabii ki heyecan
veriyor. Ama bir yandan Merve’nin
dediği gibi, bir şey bir yerde kal-
ması gerekiyorsa orada kalsın, da-
mağımızda bu tat kalsın.
Siz polisiye izler misiniz peki, sevdiğiniz bir tür müdür?
Merve: Ben severim. Daha çok gerçek hikâyeleri izlemeyi
seviyorum. Onlar biraz insanı şaşkınlık içinde bırakan şey-
ler.
Ulvİ: Ben de severim, özellikle “gerçek suç” rünü çok
izlerim. Ted Bundy’ler falan hepsini bitirdim.
Sizi Arda’nın Mutfağı’nda izledim de aklıma geldi; iki sene
sonra The Bear gibi işin senaryosu geldi, şef olmaz ge-
rekiyor. Sizce ne kadar re itim almanız gerekir ku-
sursuz bir aşçıyı canlandırabilmeniz için? Ulvi özellikle
sen savaş halindeydin.
Ulvİ: Bunu eğitim verecek kişi belirler. Ben bir ay derim
ama eğitim veren kişi alay der. O yüzden kesin bir şey
söyleyemiyorum. Ancak mutfağı seviyorum. Umarım böyle
bir rsat gelir ve oynarım. Hazırlık imkânı olan bir senaryo,
bir oyuncu için büyük bir şans. Ben çok isterim ki böyle
bir şey olsun ve hazırlanalım. Bir yılsa bir yıl, ne kadarsa o
kadar.
GAİNdeki Dengeler’i de konuşmak istiyordum. Hido ba-
şarılı bir karakter. Aslında dengeleri bozuyorsun yani çok
iyi yazılmış zaten. Dayak yedin mi hiç gerçek hayatta? Na-
sıl o kadar gerçekçi oynayabiliyorsun?
Ulvİ: Tabii ufakken küçük kavgalarımız oldu ama Hido gibi
hiç dayak yemedim. Tozluyakada Berk dayak arbir ka-
rakterdi. Ve asnda şu ana kadar oynadığım çoğu karakter
dayak yedi, kısa filmlerden, üniversiteden başlayarak. O
yüzden kamera karşısında dayak yemek benim için bir ata
sporu diyebilirim. Ama Hido ağır bir karakter. Bahsettiğin
sahne de sert bir sahneydi. Hido’nun en büyük problemi,
ne olmak istediğini bilmemesi ama olmak istemediği şey-
lere dair bir fikrinin olması.
Son olarak, Yargı bitince yapıla-
caklar listesi hazırlandı acaba?
Merve: Öncelikle tatile çıkmak is-
tiyorum ve yaz için kurduğum ha-
yallerin başında bu geliyor. Sanırım
önümüzdeki kışa kadar kendimi
geliştirmek için kendimi tartmak
istiyorum. Merve ne kadar değiş-
ti? Bu bir senede ne gitti ondan
ya da ona ne geldi, rmeyi çok
seviyorum. O yüzden bir sonraki
şa kadar da ben nereden nereye
geldim diyeceğim noktada ken-
dimi değiştirmek üzerine hamle
yapmak istiyorum.
Ulvİ: İzmir’e gitmek istiyorum
programlar denk gelirse. Ailemi
biraz daha fazla görmek istiyorum
çünkü beş yıldır İstanbulda oldu-
ğum için çalışırken ailemi görmek
zor oluyor. Bizimkiler de İzmirde.
Anneannemi, babaannemi daha
fazla görmek istiyorum. Onlan
yanda olmak istiyorum. Eskiden
tenis oynuyordum. On küsur sene
oldu, elime raket almamıştım. Yıl-
lardır hep sörfe başlayıp bıraktım,
bu sefer tam anlamıyla başlama
niyetindeyim. Biraz spor salonun-
dan çıkıp spor yapabilmek istiyo-
rum. yle hayallerim var. Ama
tabii ki önümüzde keyifli, heye-
canlandığımız işler olsun, çalışa-
lım. Tatili yine erteleyebiliriz.
49
DAHA İ BİR YARIN
Emre Kavuk’un yeni filmi Daha
İyi Bir Yarın, sevgilisi tarafından
terk edilen ve k acısı çekmeye
başlayan Ozan’ın hiyesini konu
ediniyor. Hbir yerde teselli
bulamayan Ozan, bir n intihar
etmeye karar verir. Ancak intihar
etmek devlet kontrolünde oldu
rece yasalr ve bunun istisnai
tek bir şartı varr, intihar edecek
kişiye kimse âşık olmamar.
Dram ve fantezi türlerini bulturan
Daha İyi Bir Yarının brollerinde
ise Hande Dandemir, Nur
Fettahlu ve Yız Can Konya
yer alıyor. Daha İyi Bir Yarın, 14
Haziranda vizyonda!
THE BIKERIDERS
The Bikeriders (Motorcular),
Amerikafotrafçı Danny Lyon’un
1967’de balan aynı isimli fotraf
kitandan ilham alan bir yam.
Jeff Nichols’ın yazğı ve yönettiği
film, ortabada bulunan kurgusal
bir motosiklet kulübünün yükselişini
anlayor.
1960’larda gen film, yabanlan
toplanma yeri olarak kulübün
bir çeteye nüşümünü liyor.
Tom Hardy, Austin Butler ve Jodie
Comer gibi yılzların yer alğı
The Bikeriders, yaz aylarının en
merak edilen filmleri arasında. The
Bikeriders, 21 Haziran’da vizyona
giriyor.
A QUIET PLACE: DAY ONE
A Quiet Place: Day One, John
Krasinski’nin hit korku serisi A Quiet
Place’in spin-off’u niteliğinde. A
Quiet Place’in orijin hikâyesini
anlatan yapım, m nyan
sessizliğe gömülmesine neden
olan uzaylı yaratıklan yerzüne
indiği gün yananla konu
ediniyor.
Yönetmenliğini Michael
Sarnoski’nin yaptığı A Quiet Place:
Day One’ın oyuncu kadrosunda
da Lupita Nyong’o, Joseph Quinn,
Alex Wolff ve Djimon Hounsou gibi
isimler yer ayor. Film 28 Haziran’da
vizyona giriyor.
l
k
sa kısa
V İ Z YO N
s
KINDS OF KINDNESS
Yorgos Lanthimos, Poor
Things ile Emma Stone’aEn
İyi Kadın Oyuncu” Oscar’ını
yeniden kazandırştı ve film
öl sezonunda kendisinden
çokça bahsettirmişti. Kinds of
Kindnessta da Lanthimos -
Stone ortaklığı devam ediyor.
Film, hayan kontrolünü ele
geçirmeye çaşan bir adamı,
denizde kaybolan karısın geri
ndüğünü ve farklı biri gibi
ndüğünü fark eden bir
polis memurunu ve kaderinde
olanüs bir ruhani lider
olacak birini bulmaya çaşan
bir kadının üç farklı hiyesini
anlayor.
5 Temmuz’da vizyona girecek
Kinds of Kindness’ın oyuncu
kadrosunda Emma Stone ile
birlikte Jesse Plemons, Willem
Dafoe, Margaret Qualley, Hong
Chau, Joe Alwyn, Mamoudou
Athie ve Hunter Schafer yer
alıyor.
MAXXXINE
Farklı rde ses getiren işlere
imza atan A24 sdyosu
tarafından geliştirilen
MaXXXine, Ti West’in slasher
türündekiX” serisine nokta
koyuyor. MaXXXine, 2022’de
vizyona giren X ve yine aynı l
izleyicilerle buluşan Pearl’ün
son halka olturuyor.
X filmindeki olayların arndan
hayatta kalan tek ki olan
Maxine, yeni macerasında Los
Angeles’ta polisin de pinde
olduğu genç bir ldız olarak
yer alıyor. MaXXXine; Mia Goth,
Giancarlo Esposito ve Elizabeth
Debicki gibi isimleri bir araya
getiriyor. Film 12 Temmuz’da
ülkemizde vizyona giriyor.
l
k51
Dizilerimiz ile
rota yeniden oluşturuldu”
ZEYNEP GÜRER_Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü
MERT GÜRER_Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü
o
o
diziler ile rota
KÖ Ş E YA Z I S I
p
uristik seyahatler ve mekânla gezmek, insanların be-
lirli deneyimleri yaşamak ve gündelik hayatın stresin-
den uzaklaşmak in tercih ettiği aktivitelerdir. Turistik
mekânlar, keticilere bütünleşik deneyimler sunan tu-
rizm ürünlerinin karması olarak tanımlanabilmektedir.
Turistik mekânlan bilinirliğini arrmada ve marka de-
ğerlerini yükseltmede son nemde kullanılan bir mecra da film
ve dizilerdir. Film ve dizilerin mekân tercihleri bu yerlere ilginin
artmasıve bu rotalan da yer aldığı turlan düzenlenmesini sağ-
lamaktadır.
Ana akım medya, özellikle turistik mekânların
imaj oluşumunun ilk aşamalanda ve yayılma-
nda büyük rol oynamaktadır. Bir destinasyo-
nun bilinirliğinin oluşumunda televizyonun ve
turizme özgü tematik medyanın rolü vardır.
Üretilen imajlar destinasyona farkındalık katar
ve beklenti oluşturur. Film etkili turizm, film
veya dizi içeriğinde turistik mekân unsurla-
olan doğal güzelliklere, tarihi mekânlara ve
kültürel etkinliklere yer verilerek bu destinas-
yonlara turistik faaliyetlerin planlanmasın
sağlanmasıdır. Film etkili turizm, turist akışı
sağlayarak lgenin ekonomik, sosyal ve kül-
rel yapına katkı sağlamaktadır. Film/dizinin
çekildiği mekânlara, yerleşim yerlerine veya
stüdyolara tur düzenlenerek turistlerin lge-
ye gelir rakması sağlanmaktadır. Filmler, tu-
rizm ziyaretini teşvik etmek amacıyla üretilme-
mektedir; ancak filmlerin, özellikle bir kitlenin
hoşuna giden özellikli filmlerin, konum ve des-
tinasyon bilincinin artmana yol açtığı ve dola-
yısıyla potansiyel turistlere hitap ettiği yaygın
olarak kabul edilmektedir (Riley vd. 1998: 920).
Dizi prodüksiyonunun yapıldığı destinasyonun
özellikleri, doğal, tarihi ya da edebi nitelikte ol-
ması turistik faaliyet gerçekleştirilmesinde ter-
cih faktöolabilmektedir. İnsanlan ekranda
gördükleri yerler, izleyenleri bu destinasyon-
lara aşina hale getirerek bu yerleri ziyaret et-
meye teşvik etmektedir. Bu tarz bir pazarlama,
mekânların turistik bir marka olmasına yardım-
olabilmektedir. Özellikle Türk dizilerinin son
dönemlerde gösterdiği yurtdışı satış oranları,
dizi oyunculan popülaritesi, oyunculan
kullandığı eşyalar, giysiler, hikâyelerin çekildiği
mekânlar vb. büyük bir iş hacmi oluşturulması-
nı sağlamaktadır.
Bir İstanbul Masalı, Cesur ve Güzel, Kalbimdeki
Deniz, Hayat Şarsı, Kiralık Aşk, Kırn Çiçekler
ve daha fazlası ile İstanbul; Behzat Ç. ile An-
kara; Asmalı Konak ile Ürgüp; Gönül Dağı ile
Sivrihisar; Kınalı Kar, Al Yazmalım, Yak Koca,
İstanbullu Gelin ile Bursa; Sevdaluk, Sen Anlat
Karadeniz, rna, Benim in Üzülme ve daha
fazlasıyla Karadeniz bölgesi; Berivan, Bir Bulut
Olsam, la ile Mardin; Han Çiftliği, Yeni
Gelin, Ramo, Bir Zamanlar Çukurova, lanlan Öcü ile Adana; Ka-
vak Yelleri, Son Yaz, Benim Adım Gültepe, Familya, Bodrum Masalı
ile Ege kıyılapopüler hale gelmiştir. Bu rotalardan belki de en
meşhuru, Asmalı Konak dizisiyle ünlenen ve hâlâ turların gezi liste-
sinde bulunan konak olmuştur. Diziler ve karakterlerin izleyici ta-
rafından beğenilmesi ve benimsenmesi hikâyelerin geçtiği mekân-
lara ilgiyi de artırmaktadır. Çoğunlukla İstanbul ili sırlarında kalan
dizisel mekân tercihleri giderek farklı şehirlerdeki kültürel, tarihi
ve turistik lokasyonlara kayarak anlatıların atmosferini de çeşitlen-
dirmektedir. Güçlü görsel güzellikler kimi zaman anlatının önüne
geçerek destinasyona ilgiyi artırmakta, iç turizmde yeni rotaların
oluşmasını da sağlamaktadır.
Drama içerikli televizyon ürünleri izler kitlenin
beğenisine hitap etmenin yanı ra bu beğeniyi
şekillendirmeyi de hedeflemektedir. Bu hedef
ekonomi-politik bir bakış açısının ürünüdür.
Destinasyon (yer) pazarlama, ülkenin ekono-
mik, sosyal ve lrel yapısına büyük katkıla
olan çabalar bütünür. Film etkili turizm uy-
gulaması destinasyon pazarlamada etkili, kalı-
ve inan olmakta; izleyicileri bu yerleri
ziyaret etme konusunda teşvik etmektedir. Bu
nedenle resmi kurumların ülke, şehir ve bölge-
lerin tanıtımında film etkili turizme fon sağlaya-
rak, plato kurarak, ulusal ve uluslararası alan-
da tanıtımına katkı sağlayarak desteklemesine
ihtiyacı vardır. Film etkili turizm, izleyicileri o
mekâna gitmeye teşvik etmesine rağmen özel
işletmelerin turistleri ağırlamada, tekrar gel-
meye ikna etmede ve bire bir iletişim yolu ile
tanıtmada önemli görevleri vardır. Türkiye’de
gerek destinasyon pazarlaması gerekse film
etkili turizm uygulamalarında bilgi eksiği, ye-
tersiz uygulamalar bulunmaktar; bu alanlarda
bilimsel ve stratejik hareket planlarına ihtiyaç
vardır. Özellikle son dönemlerde artan dizi ih-
racatımız göz önünde tutulduğunda başta Latin
ülkeleri, Ortadoğu, Doğu Avrupa, Türk Cumhu-
riyetleri, Asya, Rusya, Afrika, İspanya, Portekiz
olmak üzere 150’den fazla ülkede görünürlük
imkânı ortaya çıkmakta olup ltürel ve turis-
tik seyahat pazarlaması için dizilerimiz elimizde
güçlü bir araçtır.
İzler kitleye külrel ve turistik aktarımlan ya-
lması için televizyonun en çok ilgi gören ürünü
olan dizilerin kullanılması etkili bir yöntemdir.
Diziler kullarken özellikle seçilen hikâyenin
temeline turistik mekânlar eklenmeli, dramatik
anlatı yapına uygun mekân tercihleri tarihi ve
kültürel özelliklerine göre seçilmelidir. Dizi bö-
mlerinde olay örgüsünün çözüme kavuşacağı,
izleyiciyi ekrana bağlayacak sahnelerde görsel-
liğiyle katkı sağlayacak mecralar kullanılmar.
Dramatik anlatı yapısı inde yerel tanımlama-
lara ve söylemlere yer vererek doğallığın ekrana
yansıtılmaönemli bir tanıtım aracı olacaktır.
Televizyon içerik üreticileri, kültür politikasın-
dan sorumlu kamu yetkilileri ve yerel netici-
ler birlikte çalışarak destinasyonlaöne çıkara-
cak projelerin yapılmasıteşvik etmelidir. Hem
yurtiçinde hem yurtdışında gelişen bir pazara sahip olan televizyon
dizileri, tarihi ve turistik alanları gündemine getirerek izleyiciyi tu-
riste dönüştürecek önemli bir destinasyon pazarlama aracıdır.
KAYNAKÇA
Riley, R., Baker, D., Van Doren, C. (1998). Movie induced tourism. Annals Of Tourism Research, 25 (4), 919-935.
T
53
2024 ne zaman gelecek derken yılı resmen yarıladık. Tuhaf bir şekilde bu yıl normalden
çok daha hızlı başladı ve bu şekilde de devam ediyor. Birçoğumuz bu seneye yepyeni
planlarla başlasa da hayatın temposuna bir süre yeniden uyum sağlamışız gibi görünüyor.
Ama unutman ki hâlâ geç değil! Çünkü nefes alıyoruz ve yaşamaya devam ediyoruz. Yıllar
ve aylar sayılardan ibaret önemli olmalı, her zaman yeniden başlayabileceğimizi bilmemiz
gerekli. Sadece bazı şeyleri hatırlamamızda fayda var. Bu yüzden bu ay, hayatımı değiş-
tiren animasyon filmlerini listelemek istedim. Nereden başlayacağı bilmediğinizde,
kendinizi yetersiz hissettiğinizde veya bir hayalin peşinden gidecek gücünüz olmadığı
düşündüğünüzde bu filmler size ilaç gibi gelecektir. Çünkü ben de herkes gibi biliyorum,
bazen pes etmek daha kolaymış gibi görünüyor
o
o
YAZI_//_SU KARACAN
HAYALLERE
IŞIK TUTAN
ANİMASYONLAR
animasyon
KÖ Ş E YA Z I S I
p
RATATOUILLE (2007)
HAYAL EDEBİLDİĞİN SÜRECE İMKÂNSIZ DİYE BİR ŞEY YOKTUR!
Bir Pixar şaheseri olan Ratatouille, beni animasyon sinemasına ısı-
tan değerli bir film!
Bir fare olan Remy’in en büyük hayali Franz mutfağında aşçı ol-
maktır. Bu hayal uğruna yaşadığı keyifli maceraya hepimizi dahil
ediyor. Mutfakta bulunmaması gereken hayvanlardan biri de fare-
dir. Filmin mesajı asnda bu yönden bakılınca daha kıymetli oluyor.
Bir şeyi çok istediğinde her şeyi yapabilirsin, bu yüzden hayallerinin
peşinden gitmelisin diyor adeta biz seyircilere. Hatta filmdeki tatlı
bir detay da Şef Gusteau’nun kapak olduğu dergide “Herkes yemek
yapabilir” sloganın yer alması. Türkçe adıyla Ratatuy aslında gele-
neksel bir Franz yemeğinin ismi.
LUCA (2021)
ÖZGÜRLEŞ, EN ÖNEMLİSİ DE KENDİDEN!
İtalya sahillerinde yaşayan minik de-
niz canavaLuca’nın en büyük hayali,
maceraperest Alberto gibi olmaktır. Al-
berto da deniz canavarı olmasına rağ-
men Luca’ya göre daha özgür bir yaşa-
varr. Evden kaçan Luca, insanlar
arasında bir deniz canavarı olduğunu
belli etmeden yaşamaya çalışır.
Luca, son dönemlerin en başarılı er-
genliğe geçiş filmi. Çün burada bir
çocuğun büyüyüp özgüven kazanması
izliyoruz. Psikolojik olarak da çok başa-
bir anlatıma sahip olan film, ailenin
çocuğu sıtlaması ile yalnız bırakması
arasındaki dengeyi seyirciye duygusal
bir dille anlatıyor. Özgürlük kelime-
nin tam anlamıyla nedir? Özgürleşmek
denince akla gelen büyüme arzusunu
işleyen film çocuk yaştaki seyirciler
için yapılmış gibi görünse de hepimizin
içindeki çocuğa hitap edecektir.
55
SOUL (2020)
ANI YAŞA!
Son yılların en iyi animasyon filmlerinden biri olmasına rağmen Soul maalesef tam bir pandemi
kurbanı diyebiliriz.
Ortaokulda müzik öğretmeni olan Joe’nun en büyük hayali caz müzisyeni olmaktır. Yaşanan kötü
bir kaza sonucu ruhu ve bedeni ayrılan Joe’nun ruhlar âleminde kaybolup tekrar dünyaya dön-
meye çalışmasını konu alıyor film. Ayrıca Joe, Pixar ailesinin ilk Afro-Amerikalı karakteridir.
Soul asnda bize idealize etmenin tehlikesini anlatan bir animasyon. Yıllarca sadece bir hayale
odaklanıp an tadıalamazken hayatı da kaçırdığımıfark edemiyoruz. Filmi izledikten sonra
oturup bir süre hayatısorgulayacağınıza eminim.
ZOOTOPIA (2016)
KİMSENİN SANA YAPAMAZSIN DEMESİNE
İZİN VERME!
Disney’in en uzun metrajlı filmlerinden biri
olarak bilinen Zootopia, biliyorum ki çoğunu-
zun gönlünde taht kurmuştur ama bu listede
de olmazsa olmaz!
En büyük hayali polis olmak olan tavşan Judy,
hayalini gerçekleştirmek için şehir merkezine
taşır ama burası pek de hayal ettiği gibi bir
yer değildir. Bir dolandırıcı olan Nick ile tanış-
ktan sonra hayatı değişen Judy’nin tavşan
bir kadın olarak verdiği mücadeleyi izliyoruz.
Hayal ve gerçek dünyayı gözler önüne se-
ren bu animasyon aslında bize önemli olanın
ne olursa olsun vazgeçmemek olduğunu ve
eleştirilere kulak asmama öğütlüyor. Zoo-
topia gerçekten çok eğlenceli bir film fakat
dünya değiştirmek üzerine verilen sağlam
mesajları da var! Toplumsal değerlerin ırkçı-
lığa ve cinsiyetçiliğe kadar uzanması, tabi-
ri caizse halkın av ve avcı olarak ayrılmasıyla
eleştirel bakış açısı izliyoruz.
ONWARD (2020)
SAHİP OLDUKLARININ KIYMETİNİ BİL!
Keyifli bir fantastik animasyon olan
Onward da tıpkı Soul gibi pandemi yüzün-
den göz ardı edildi. Ülkemizde maalesef
vizyona girme fırsatı bile bulamadı ama
Disney+ kataloğuna eklendi.
Babasını çok küçük yaşta kaybeden Ian’in
en büyük hayali onu son bir kez olsun tek-
rar görmektir. abeyi Barley ile beraber
sihirli bir asan yarmıyla babasını son
kez görmek için bir maceraya çıkarlar.
Bu animasyonun en değerli dersinin ke-
sinlikle yanımızdaki insanların kıymeti ni
anlamamız üzerine olduğunu düşünüyo-
rum. Bazen bir şeyleri ararken yanımız-
daki insanları kaybediyoruz ya da onların
değerini çok geç anlıyoruz. Film hakkında,
öğrendiğimde beni ağlatan bir detayı da
sizlerle paylaşmak istiyorum, Onward’ın
yönetmeni Dan Scanlon kişisel deneyim-
lerinden esinlenerek yapmış filmi. Ian ve
Barley gibi genç yaşta babasıkaybetmiş,
hatta filmdeki bir sahneyi kendi çocukluk
fotoğrandan ilham almış.MONSTER UNIVERSITY
(2013)
YETERLİSİN, BUNA İNAN!
Çok keyifli bir devam filmi olan
Monster University aslında ilk
filmden önceki dönemi anla-
tıyor.
Gerçek bir canavar olma hayali
kuran Mike, üniversiteye baş-
ladığında doğuştan yetenekli
olan Sulley ile tanışır. İkili başta
hiç anlaşmasa da zamanla çok
yakın arkadaş olurlar. Film aynı
zamanda diplomatik rekabetin
de hedeflerimize giden yolda
değerini hatırlatıyor bence.
Türkçe adıyla Sevimli Cana-
varlar bir döneme damgası
vuran, çocukluğumuzun en
değerli animasyonlarından bi-
riydi. Devam filmi de ilk film
kadar keyifli. Bu filmde aslında
iki taraflı bir ders alma sözko-
nusu. Sulley sadece yetenek-
lerine güvenen, fazlasıyla ego-
lu bir canavarken Mike teorik
bilgisinin yeterli olmadığı
düşünse de hayallerinin pe-
şinden koşmaasla rakma-
yan bir yaratık. Hayatta bazen
Sulley, bazen Mike olduğumuz
zamanlar olabiliyor. Bu yüzden
bu film birçok açıdan düşünüp
hayallerinize inanmanıza yar-
dımcı olacaktır.
Bu zorlu yolda animasyonlan
size ışık tutabilmesini umuyor
ve keyifli seyirler diliyorum. 57
EROL
BABAOĞLU
erol babaoğlu
RÖ P O RTA J
p
EROL
BABAOĞLU
EROL
EROL
BABAOĞLU
BABAOĞLU
EROL
BABAOĞLU
EROL
BABAOĞLU
erhalde son dönemde daha çarpıbir dizi izlemedik. GAİNde
yayınlanan Dengeler: Biri Olmak, sarsıcı hikâyesi ve güçlü oyun-
culuklarıyla şimdiden bir klasik olmaya aday. Dizinin önemli
isimlerinden biri ise Erol Babaoğu.
Kurak nler’den Yazgı’ya birçok farklı işte karşımıza çıkan ba-
şarılı oyuncuyla Dengeler: Biri Olmak dizisini, oyunculuk kari-
yerini ve hayatıkonuştuk.
Keyifli okumalar!
H
RÖPORTAJ: ONUR BAYRAKÇEKEN
FOTOĞRAF: HAYDAR ŞAN
o
o
59
Önce yıllar öncesine nelim. Sahneye ilk ne zaman,
nasıl adım attınız? Oyunculuk kariyeriniz nasıl başladı?
İlkokul üçüncü fta bir müsamerede çekilmiş, avu-
kat cüppeli bir fotoğrafım var. İlkokulda okuma ve
konuşmayı sevdiğim için öğretmenimiz Meral Özkan
şiir ya da metin okumaya çıkarırbeni. Ama bir rol-
le sahneye ilk adım atışım o müsameredir diyebilirim.
Uğurlu geldi herhalde; daha sonra Yazgı, Red Speedo
ve Kurak nlerde de mesleği avukatlık olan karakter-
ler oynadım.
Cağaloğlu Anadolu Lisesi’ndeki tiyatro kulübünde
sahneye çıkınca da sahneyi sevdiğimi anladım. İlk defa
profesyonel anlamda sahneye çışım ise İstanbul Mü-
zik Festivali’nde İKSV yapımcılığındaki Beyazıt Opera-
’nda, yeniçeri rolünde mızrak tutarak oldu diyebili-
rim :).
1999 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyat-
roları’na girdim. Hem tiyatro araştırma laboratuvan-
da Beklan Algan, Ayla Algan, Mustafa Kaplan, Erol Kes-
kin gibi isimlerle çalışma fırsatı buldum hem de Kenan
Işık’ın k Hastası ve Mehmet Ulusoy’un Woyzeck
oyunlarında rol alarak profesyonel oldum.
Oyunculuğa başlarken idolünüz var mıydı? Bir oyuncu
için, “Onun gibi olmak istiyorum!” dediniz mi?
Tiyatro, sinema ya da performans dünyasından sevdi-
ğim, beğendiğim, etkilendiğim ve bazılarıyla çalışma
rsatı bulduğum pek çok isim vardır. Üstelik ortaya
konan üretimin kendinden öncekilerle ve geleneklerle
konuşması onun zenginliğidir.
Ama hiçbir zaman birine benzemek, onun gibi ol-
mak istemedim. Lisedeyken odan duvanda Sonic
Youth’un şarkısından ilhamla yapılmış, üzerinde “kill
your idols” yazan bir poster vardı. Bağımsız, başına
buyruk, yeni ve denemeci bir varoluşu ifade ediyordu.
O posteri her gün görmek beni epey etkiledi sanırım.
Çok sayıda iyi tiyatro oyununda, sinema filminde ve
dizide rol aldınız. Ama sanırım Mutluluk, Kurak Günler
ve son olarak Dengeler: Biri Olmak, filmografinizdeki
en dikkat çekici işler oldu. Size göre kariyerinizin dö-
m noktası ve zirvesi hangi projeler?
Evet, bir yandan da her yaptığım işin farklı özellikleri ve
getirileri oldu. Örneğin Daire filmi ilk öl aldığım ve
çok severek oynadığım bir filmdi. Pars Narkoter di-
zisinde oynadığım Barudi Kasım rolü oldukça sevilmiş,
sonradan spin-off yaparak üzerine Alayına İsyan dizisi
çekilmişti. 2006 yılında Dünya Tiyatro Olimpiyatları ve
İstanbul Tiyatro Festivali açılış oyunu olan Persler de
tiyatro kariyerimde önemli bir projeydi.
Bugünlerde herkes Dengeler: Biri Olmak dizisini ko-
nuşuyor. Sizi bu projeye çeken neydi? Senaryoyu eli-
nize aldığınızda aklınızdan ilk ne geçti?
Arkadaşım Cihangir Ceyhan aradı bir gün ve Dengeler
sinema filminin senaryosundan haberdar oldum. Oku-
dum ve Sarp Kalfaoğlu’nun yaratmak istediği dünyayı
çok beğendim. 2023 yazında sinema filminin çekim-
lerini bitirdik. Projeyi, rolümü ve ekibi çok sevdim. Bu
yüzden dizisi için yine aynı rol teklif edilince tereddüt
etmeden kabul ettim. Çok karakterli, çok mekânlı, gi-
rift ilişkilerin olduğu; gerçek hayattan, belki de yanı
başımızdaki bir mahalleden hikâyelerin anlatıldığı; tam
da şimdiki zamanın ruhunu taşıyor dedirten bir senar-
yoydu.
Dengeler: Biri Olmak dizisinde bir insanın yasadışılı-
ğa sürüklenme hikâyesine tanık oluyoruz. İster iste-
mez yasa, vicdan, hak, adalet gibi kavramlar gündeme
geliyor. Dengeler: Biri Olmak’ta anlatılan hikâyeyi bu
bağlamda nasıl yorumlarsınız?
Paranın ve gücün gitgide her şeye hâkim olduğu bir
dönemde biri olmak ve kendini var etmek isteyenlerin
mücadelesine tanık oluyoruz. Güce ulaşmak in her
şeyin mübah olduğu, özellikle şiddetin asal güç hali-
ne geldiği bir nya görüyoruz. Adaletin yeterince
ve tam anlamıyla sağlanamadığı coğrafyalarda, adaleti
gücü yetenin sağlaman ve vicdan yerini zorbalığa
rakmasın nelere yol açabileceğine tanıklık ediyo-
ruz.
Dengeler: Biri Olmak’ın bence en heyecan verici ya
sahici karakterlerin sahici dönüşümünü anlatması. Bu
hikâyede İlyas neye nüşüyor? Nasıl bir dönüşüm,
değişim geçiriyor?
İlyas bulunduğu yer ve çevre içinde saygın, sözü ge-
çen, iyi bir konumu olan bir karakter. Ama bulunduğu
kozadan çıkmak istiyor. Hem vizyonunu ortaya koymak
hem de oğluna bir gelecek rakmak adına gece ku-
işine giriyor. Ve tam bu zamanda da âşık oluyor.
Hem kendinden genç yaştaki âşık olduğu kadın için ge-
çirdiği değişim hem de kendince Şampiyonlar Ligi’ne
çıkabilmek için yaptığı manevralar İlyas’ın dönüşümü-
ne sebep oluyor. Fakat İlyas’ınki gibi bir yaşamın inde
çevrenin ve şartların bu dönüşüme ne kadar müsaade
ettiğini diziyi izlerken görüyoruz.
Bana İlyas’ın bu hikâyede oyun kurucu bir rolü varmış
gibi geliyor. Ferit’in dönüşümünde İlyas’ın payı ne?
Evet, İlyas bu hikâyede oyun kurucu bir role sahip. An-
nesi çocukken ölmüş, babasından sevgi göremeyen,
ağabeyi öldürülmüş, “biri olmak” isterken boşlukta
kalmış Ferit in İlyas bir abey, bir baba figürü olu-
yor. İlyas’ın gördüğü saygı ve sahip olduğu güç, Ferit’i
etkiliyor; Ferit’in intikam alırken içinden çıkan vahşi
güç ise İlyas’ı. Ve İlyas’ın kurduğu oyunla Ferit de bu
dünyan bir parçası oluyor, yetenekli bir boksörden
bir mafyaya, bir suç insanına dönüşüyor.
“Lisedeyken odamın duvarında Sonic Youth’un
şarkısından ilhamla yapılmış, üzerinde ‘kill your idols
yazan bir poster vardı. Bağımsız, başına buyruk,
yeni ve denemeci bir varoluşu ifade ediyordu. O
posteri her gün görmek beni epey etkiledi sanırım.”61
“İlyas bu hikâyede oyun kurucu bir role sahip. Annesi
çocukken ölmüş, babasından sevgi göremeyen, ağabeyi
öldürülmüş, ‘biri olmak’ isterken boşlukta kalmış Ferit
için İlyas bir ağabey, bir baba figürü oluyor. İlyas’ın
gördüğü saygı ve sahip olduğu güç, Feriti etkiliyor;
Feritin intikam alırken içinden çıkan vahşi güç ise İlyas’ı.”
İlyas’ı canlandırırken tanıdığınız bir kişiyi mi canlandırdığınızı hisset-
tiniz yoksa yeni bir dünyayı keşfediyor gibi mi hissettiniz?
Bilncimizde, bilinçaltımızda ve dolayısıyla her rolün inde bugüne
kadar biriktirdiklerimiz varr. Tasarımda olmasa bile her oynayışta
asnda dipte saklıdırlar. Bu anlamda mutlaka pek çok şeyden ve ka-
rakterden etkilenmişimdir.
Ama İlyas Kargı karakterini, birini canlandırarak ya da birini düşüne-
rek oynamadım, her projede olduğu gibi yeni bir dünyayı keşfediyor
gibi hissettim.
İlyas’ın bir özelliğini yok etme, bir özelliğini ise kendinize alma şansı-
nız olsa bunlar hangi özellikleri olurdu ve niçin?
Konu oğlu ya da aşk olunca mantığının devreden çıkmasını yok ede-
biliriz ama bu da karakterin zaafı ve olayların karışma sebeplerinden
biri. İlyas’ın insanları etkileyip idare edebilme yeteneği muazzam as-
lında ama yine de bir özelliğini almak istemem.
Dizinin ır gerçekçiliği ve dram kü, set ortamına da yansıdı mı?
Bu sette biri espri yapsa herkes ona çatık kaşlarla bakarmış gibi his-
sediyorum!
Hiç öyle bir set değildi! :) Bu kadar çok oyuncu olmasına rağmen ilişki-
lerin iyi olduğu, insanlan tanışıp muhabbet etmekten zevk aldığı, gü-
p lenebildiğimiz bir setti. Projenin en başından itibaren hepimiz,
senarist Sarp Kalfaoğlu, yönetmen Süleyman Mert Özdemir, görün
yönetmeni Erçin Karabulut, tüm kamera arkası ekibi, İnteryapım ailesi
ve harika oyuncu kadrosu işin ciddiyetini ve iddiasıhiç kaybetme-
den, saygı dolu bir ortamı var ederek şiddet dozu yüksek bu suç hikâ-
yesinin setinin huzurlu, sakin ve keyifle geçmesini sağladık.
Dijital bir işte rol almak bir sinema filminde ya da televizyon dizisin-
de rol almaktan oyunculuk açısından farklı mı?
Oyunculuk teknikleri ve karakteri tasarlayıp inşa etmek anlanda
asnda aynı şeyler geçerli. Ana akım bir televizyon dizisinde rol al-
dığınızda ilerleyen bölümlerde neler olacağıbilmemek dezavantaj
olabiliyor. Ama rolü zenginleştirerek iyi oynadığınızda, yeni yazılacak
lümlerde rolün hacmini ve hikâyenin gidişatı etkileyebilmeniz
için büyük bir avantaj haline gelebiliyor. Sinemada senaryo bitmiş,
m seçimler ve olasılıklar olabildiğince hesaplanıp belirlenmiş oldu-
ğu için konsantre bir kampa girip projeyi bitirerek çıkıyorsunuz. Ro-
n grafiğini, göstergelerini, ritmini ve aksiyon öğelerini hazırlanmış
ve daha hâkim bir noktadan oynuyorsunuz. Dijital işler bu anlamda
uzun bir sinema filmi çekmeye benziyor.
Bundan yıllar sonra insanların sizi hangi karakterle anmasını istersi-
niz?
Oynamayı kabul ettiğim tüm rolleri aynı emek ve özenle oynadığım
için böyle bir ayrımım yok. Kim hangi karakteri izleyip beğendiyse
onu anacaktır. Tanıklarımın ve tanıştıklarınsa beni kendi karakte-
rimle hatırlamalanı isterim.
Son dönemde siz neler izliyorsunuz? Okurlarımıza önerebileceğiniz
diziler ve filmler var mı?
Gibi ve Kuvvetli Bir Alş’ı beğenerek izledim. Dengeler her hafta ya-
nlandığı için onu izliyorum bir de. Son bir ayda yeni çıktıklaiçin
oynadığım üç kısa filmi izledim: Kirpi, Eksi Bir, Tavuk Suyuna Çorba.
“(Dengeler: Biri Olmakta) Adaletin yeterince ve tam
anlamıyla sağlanamadığı coğrafyalarda, adaleti gücü
yetenin sağlamasının ve vicdanın yerini zorbalığa
bırakmasının nelere yol açabileceğine tanıklık ediyoruz.”
63
kayhan berkin
RÖ P O RTA J
p
Kayhan Berkin
RÖPORTAJ: YAĞMUR ÇÖL
o
o
İstanbul’un tiyatro sahnesinde sık k aduyduğumuz tiyatro yönetmeni ve
oyuncu Kayhan Berkin’le keyifli bir röportaj yaptık; Berkin’in sanat anlayışın-
dan Versus Tiyatro’nun hikâyesine, Türkiye’deki güncel tiyatrodan Evlilikten
Sahneler ve Annemden Kalan l Ağacı Masanın Üzerinde Çaydanlık Beyaz Bir
İz Bıraktı gibi oyunlara kadar pek çok konuyu konuştuk.
Annemden Kalan Gül Ağacı Masanın Üzerinde Çaydanlık Beyaz Bir İz Bırak-
’nın hikâyesini ve Metrohan’ın önemini sizden dinleyebilir miyiz?
Ferdi Çetin ve Noyan Ayturan ile bir yıldır tiyatro üzerine konuşuyorduk. Sonra
hem Ferdi’ye hem bana ayrı ayrı, “Metrohan’da bir şey yapar mınız?” önerisi
geldi. Ferdi’nin dert edindiği anne-kız çatışmasıbenim sahnede eksikliğini
duyduğum şeylerle bir araya getirip Noyan’ın da katımıyla ortaya bir şey çı-
karttık, sonra çıkan şeyle Metrohan bir araya geldi. İKSV Tiyatro Festivali ba-
şından beri projeye inanıp sponsor oldu, çok çalışkan ve yetenekli bir ekiple
çalıştık. Odaklandığım meseleleri dürüst bir biçimde derinlemesine ele alıp
seyirciyle buluştururken kendisini aradan çıkaran türde bir reji anlayışına sahi-
bim, ısrarla ilginçlik peşinde koşmam ama galiba bu projede hakikati ararken
çıktığımız yolculuk bizi yeni şeylere götürdü ya da en azından biz öyle zanne-
diyoruz.
Türkiye’deki güncel tiyatroyu ve sahnelenen oyunları nasıl değerlendiriyorsu-
nuz? Bu oyunların toplumsal bir olduğunu düşünüyor musunuz? Siz ne
görmeyi tercih ederdiniz?
İstanbul’a bakınca tiyatro üretiminin arttığıgörüyorum. Bence artmalı da,
her rden prodüksiyona ihtiyaç var. Her rden daha çok oyun çıkması; yeni
mezunların daha kolay iş bulabilmesi, meslek tanımının netleşmesi, tiyatronun
içinde yer alan her meslek grubunun profesyonelleşmek zorunda kalacağı için
daha donanımlı kişilerin yetişmesi, hak arama imkânlan artması gibi olanak-
lar sunma ihtimali taşıyor.
Profesyonelleşmek belli bir standart da oluşturacağından hem kalitenin artma
ihtimali hem de küçük büyük daha fazla sahne açılacağı için de seyircinin kendi
zevkine uygun daha çok seçim yapma şansı bulabileceğini düşünüyorum.
Bu sezon oyunların sayın artması, niteliğin de arttığına işaret etmiyor tabii
ama oyunlar azalırsa nitelikli işler çıkacak gibi bir varsayım da gülünç geliyor
bana. Kurum tiyatrolarında yer alan oyunlar hariç çoğu oyun ayda en fazla 3-4
defa oynuyor, ki bu çok az, yani oyun sayısı arttı ama temsil sayısı çok sırlı.
Birçok oyun okuyorsunuzdur, öyle şünüyorum… Bir metni okurken özellik-
le aradığınız şeyler var mıdır? Sizi cezbeden taraflar nelerdir?
İyi metinlerin belli bir fikri dikte eden değil, soru sorup cevap arayan ve bu ce-
vap arama sürecine seyirciyi de davet eden metinler olduğunu şünüyorum.
Tabii bir de dönem dönem ilgilenmek istediğim konular değişiyor. Son zaman-
larda aile, geçmişle hesaplaşma ve hayaletler ilgimi çekiyor. 65
Tolstoy’un Kreutzer Sonat’ını uyarladız, hem oynuyor hem de yönetiyor-
sunuz. Bu noktadaki önemini dinleyebilir miyim sizden?
Bir oyunu ya da öykü ve romanı ilk okuduğumda bazen içgüdüsel olarak o
metne çekiliyorum. Aklıma çeşitli imgeler gelmeye başlıyor hatta heyecanla-
nıyorum. Kreutzer Sonat da böyle bir metindi benim için, o dönem ilişkilerle
daha çok ilgilenip okuduğum metinlerde daha başka şeyler arıyordum.
İlk okuma heyecanından sonra eğer bu malzeme üzerine düşünüp sahneye
koymak istiyorsam metni defalarca okuyup yazarıaraştırmaya ve bu okuma
yinelemelerimi daha da derinleştirmeye gayret ediyorum. Sonraki aşamalar-
da ise sesli okumalar geliyor, güvendiğim arkadaşlarımla metni okuyup fikir
alışverişinde bulunuyoruz, malzeme hâlâ beni heyecanlandırıyorsa ve yapım
reci halledilebilecek gibiyse başlıyorum.
Biz oyun uyarlamamızda katil üzerinden bir anlatı kurup, erkek egemen siste-
min erkeklik inşası sürecindeki toplumsal baskısı ve bu baskı altında yaşayan
bir erkeğin şiddeti kadına yöneltmesinin bir tür otopsisini yapmaya çalıştık.
Versus Tiyatro’dan bahsetmek isterim... Versus’un hikâyesini bizimle pay-
laşır mısınız?
Versus, 10 llık, sabit sahnesi olmayan bir ekip. Ürettiği klasiklerin modern
yorumla, çağdaş tiyatro oyunlan Türkiye prömiyerleri ve sinema/roman
uyarlamaları olmak üzere ekibin takip ettiği üç kol var.
Ben 2018 yılından beri ekibin sanat netmeniyim. Oyun seçerken bu üç
başlıktan birini takip ediyorum. Yaptığımız bazı oyunlar bu üç başlığın ikisini
de karşılayabiliyor. Mesela Tolstoy’un yazdığı Kreutzer Sonat hem bir klasik
yorumu hem de bir Türkiye prömiyeri. Türkiye tiyatro pratiğine oyun metni
kazanrmayı da önemsiyorum (Lampedusa, Dogville, Vietnam’a Sevgiler, Bu
Yaşta Hala Saklanarak Sigara İçiyorum, Seyirciye Sövgü).
Seçilen metin üzerinden o oyunu yönetecek kişi bensem oyuncu ekibimi
oluşturuyorum. Çalıştığım ve sahnede izlediğim oyunculardan oluşan bir lis-
tem var. O oyunculardan oyuna en çok kimin uygun olduğuna karar verip
rece başlıyorum.
Oyun metni, yönetmen, oyunculardan sonra prova alanı ve sahne seçimi sü-
reci başlıyor.
Versus’un hep prova ve yapım ortaklaoldu; ilk yıllarımızda Versus’a prova
desteği sağlayarak kurulmamıza olanak tanıyan Mehmet Ergen ve Talimhane
Tiyatrosu, Uniq İstanbul, Müfit Aytekin Atölye, Zorlu PSM.
Tasarlanan oyunların uygun olduğu sahne de önemli. Bazen mekân üzerinden
de oyunu kurgulayabiliyoruz çün. Oyunun seyirciyle iletişimi için uygun
mekân seçiliyor, oyunun yerleşik mi oynanacağı ya da turne yapıp yapmaya-
cağı gibi sorularla proksiyon süreci başlıyor.
Oyuncu kadrosu rekli değişse de işin yapım sürecinde aktif rol alıp de-
ğişmeyen Gökhan Gürün, Mehmet Yılmaz, Müfit Aytekin, Kerim Urun, Dilara
Melami’yi anmadan geçmek olmaz. Tasarımda da Merve Yörük ve Ayşe Sedef
Ayter’i de ayrıca anmak isterim.
Ingmar Bergman’ın Evlilikten Sahneler oyununu uyarladınız. Evlilikten Sah-
neler’in yolculuğunu ve tiyatroda romantik ilişkileri işlemekten bahseder
misiniz?
Yıllar önce Elke Petri adında Alman bir tiyatro yönetmeniyle çalışırken prova
aralarında uzun uzun filmi, senaryoyu konuştuğumuzu hatırlıyorum. Berg-
man’ın yönettiği dizi ile sinema uyarlamasın farkları, malzemenin tiyatroya
uyarlanabilme ihtimalleri, diyalogların kuvveti... Yıllarca bu fikir aklımda dö-
p durdu. Şimdiye kadar okuduğum en iyi ilişki metinlerinden biri öncelik-
le. İyiden kastım; aşk, evlilik, kadın-erkek ilişkileri, çocuk sahibi olma, aile
kavramlarıyla ilgili direkt sorular soran ve seyircileri bu sorulan yanıtla
aramaya davet eden bir metin.
Türkiye, çeviri
oyunların
sahnelenmesinde
aşırıya kaçmış bir
ülke. Tiyatrocular
bizde yazar yok diye
söylenirken kendilerine
yollanan Türkçe
yazılmış metinlerin ne
kadarını okuduklarını
merak ediyorum.
67
2019 sonunda Ece Dizdar ile bir şeyler yapalım diyor-
duk, Evlilikten Sahneler fikri ortaya çıkmaya başladı-
ğı zamanlarda pandemi patladı. O sırada Öner Erkan
projeye girdi ve son olarak Versus ile başlayan sürece
Zorlu PSM dahil oldu.
Yeni bir çeviri yaptık, sonra bu çevirinin oyunun çıka-
bildiği 2021-22 sezonu kodlarıyla sahnede işe yarayan
ve yaramayan kımlarını tartıştık. Bu metinle ilgili ne
r bir uyarlama yaparsam yapayım karakterlerin uzun
uzun konuştuğu tiratlanı atmama niyetindeydim. İlk
okumada sıkıgibi görünebilen bu tiratlar oyunun as-
lında en büyük gücü, metni diğer ilişki metinlerinden
ayıran önemli özelliklerinden biri. Uyarlama yapmaya
başladığımdan beri Peter ve Katarina’yı (Pınar Göktaş)
da oyunda tutmayı şünüyordum, hem Johan ve Ma-
rianne’in evlilik biçiminin tam tersini yaşayan bir diğer
çifti göstermek hem de Johan-Marianne çiftinin dönü-
şümüdaha da detaylı incelemek için.
Prova ilerledikçe Eva ve Jacobi’yi de (Naz Buhşem) işin
içine katmadoğru buldum, hem Johan ve Marianne’i
işyerlerindeki halleriyle göstermek hem de birbiriyle
ilişkilerinde onlatetikleyen şeylerden bazılarıdaha
görünür kılmak için. Hatta tek repliğiyle çiftin kızlan-
dan birisi de oyunda var. Bölüm arası yazılave beyaz
dekor ile beyaz giyen dekor değiştiricilerle beraber al-
çok çizmeden bir tür laboratuvar ortamı da yarat-
maya çalıştım. Bu bir evlilik araştırması ve seyircileri
bu araştırmaya yandan tanık olmaya davet ediyoruz.
En başından beri ekip olarak metni yeniden düşünme-
ye gayret ettik. Klasik bir eseri çalarken aynı notala
farklı çalıp yeniden keşfeden müzisyenler gibi biz de
aynı notalasahne üzerinde yeniden keşfetmeye uğ-
raştık kendi potansiyellerimiz doğrultusunda. 6. epizot
tamamen atılmıştı, şimdi, 3 yıl sonra yeniden ele alsam
o bölüzarif bir biçimde oyuna katmanın bir yolunu
bulabilirdim gibi geliyor.
Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı, Rıza Kocaoğ-
lu’nun oynadığı ve sizin yönetmenliğini üstlendiğiniz
Kibritin Ucunda oyununu izledim. Günümüz İstan-
bul’unda günümüz dertleriyle uğraşan beyaz yaka bir
adam sahnelenmişti. Siz güncel meselelerin üzerine
giden metinler hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce
seyircinin empati yapması kolaylaşıyor mu?
Asnda ben hem güncel hem yerli metinlerin daha çok
sahnelenmesini önemsiyorum diyebilirim. Türkiye, çe-
viri oyunların sahnelenmesinde aşırıya kaçmış bir ülke.
Tiyatrocular, bizde yazar yok diye söylenirken kendi-
lerine yollanan Türkçe yazılmış metinlerin ne kada
okuduklarımerak ediyorum.
Bağımsız tiyatrolar dışında devlet tiyatroları için de
nettiğiniz bazı oyunlar bulunuyor. Bu süreçte farklı-
klar gözlemliyor musunuz?
Projeyi tasarlarken oyun yapım maliyetini şünme ko-
nusunda çok büyük fark var. Kurum tiyatrosunda daha
stressiz çalışabiliyorsunuz. Oyun çıktıktan sonra bilet
fiyatlan uygunluğu sebebiyle kurum tiyatroları ge-
nelde kapalı gişe ya da yüksek doluluk oranlarıyla oyna-
dığından seyirci sayıda dert etmiyorsunuz. Kurum
tiyatroların turne kabiliyeti de yüksek, işini yapanlar
görece profesyonel ve herkesin işinin bir tanıvar.
Bu sayede kafalar daha az karışık. Olumsuz kısmı ise
istediğiniz metin, tasarımve oyuncularla çalışabilme
konusunda imkânlan kısıtlığı diyebilirim.
Bu sezon izlediğiniz ve beğendiniz bir oyun oldu mu?
Yeni çıkan oyunları takip etme fırsatınız oluyor mu?
Elimden geldiği kadar takip ediyorum. Bu sezon İs-
tanbul içinde izlediklerimden en çok aklımda kalan iki
oyun DasDas’ta izleme rsatıbulduğum, Milo Rau’un
yönettiği La Reprise ve Beykoz Kundurada izlediğim,
Rabih Mroue’nun yönettiği Make Me Stop Smoking oldu.
Yönettiğiniz ve oynadığınız oyunların cast reciyle
ilgili ne şünüyorsunuz, metni okurken aklınıza bir
isim geldiği oluyor mu?
Eğer çalıştığım yapımcın olmazsa olmaz tercihleri
yoksa ilk etapta sahnede izlediğim oyunculara teklif
götürmek isterim. Bir oyuncuyu sahnede izlemek hem
o oyuncunun belli bir rolü hakkını vererek oynadığı
gösterir hem de belirli bir saatte belirli bir yerde ola-
bildiğini, diğer oyuncu arkadaşlarıyla sahne önü ve ar-
kasında belli bir disiplin içinde provalardan geçip oyu-
nu çıkartabilip programa uyabildiğini de kanıtlar.
Genç tiyatrocular için tavsiyeleriniz nelerdir? Sizin
keşke bunu bilseydim dediğiniz bir şey var mı?
Tiyatro oyunu teklifi gelmesini beklemesinler, bir an
önce ekip kurmalatavsiye ederim. Diğer yandan
da mesleği her gün hayatına sokmak önemli. O kişi her
gün provada değilse prova izlemeli, prova izleyemiyor-
sa canveya dijitalden oyun izlemeli. O da olmuyorsa
oyun okumalı. Sen tiyatroya ne kadar gidersen tiyatro
da sana o kadar gelir.
İyi metinlerin belli bir
fikri dikte eden değil,
soru sorup cevap arayan ve
bu cevap arama sürecine
seyirciyi de davet eden
metinler olduğunu
düşünüyorum. Tabii bir de
dönem dönem ilgilenmek
istediğim konular değişiyor.
Son zamanlarda aile,
geçmişle hesaplaşma ve
hayaletler ilgimi çekiyor.
69
TABULARI YIKAN BİR AŞK HİKÂYESİ:
the idea of you
KÖ Ş E YA Z I S I
prime video
THE IDEA OF YOU
o
o
YAZI_//_YAĞMUR ÖZDEMİR
71
nternette gezinirken bir kesitine denk geldiğim ve bir
Anne Hathaway hayranı olarak ilgimi çeken The Idea
of You (Sen İhtimali) filmini izledim ve çok beğendim.
Benim gibi romantik film sevenlerin kütüphanesine,
kasvetli havalarda izlendiğinde mutlu edecek ve kana-
yan yaralarımıza parmak basan güzel bir film geldiğinin
müjdesini verebilirim!
Prime Video’da yayınlanan filmde Solène (Anne Hatha-
way) kocasından trajik bir aldatılma hikâyesiyle ayrıl-
ş, 16 yaşındaki kızı Izzy ile hayatına devam eden, 40
yaşında çekici bir kadın. Eski kocası Daniel’in kendisini
genç bir kadınla aldatması sonucunda özgüveni sar-
lan Solène’in ise tek ilgi odağı kızı ve sahip olduğu
sanat galerisi. Daniel, bir gün kızlarını ve arkadaşlanı eğ-
lenmeleri için Coachella festivaline götürmek üzere bilet ar
fakat işi çıkar ve kızıSolène götürmek durumunda kalır.
Solène festivale gittiğinde Izzy ve arkadaşları lenirken tek
başına gezdiğinde bir karavafestival tuvaleti sanarak girer.
Karavana girdiğinde ise o dönemin genç erkek grubu August Month’ın solist-
lerinden Hayes Campbell (Nicholas Galitzine) ile karşılaşır. Hayes, Solène’i
görğü ilk anda ondan hoşlansa da Solène onu tanımadığı için hızlıca ka-
ravandan çıkar ve akşam August Month konserine katılarak Hayes’in sahne
performanizler. Hayes ise Solène ile göz göze geldiğinde ona bir şarkı
söyler.
Festival dönüşünde Hayes, Solène’in sanat galerisine onunla tanışmak için
gider ve onunla zaman geçirir. Solène, aralarındaki yaş farkından dolayı iliş-
kiye sıcak bakmasa da Hayes’in samimiyeti onu ikna eder ve birlikte yaz tatili
boyunca tutkulu ve güzel bir aşk yaşarlar.
Solène, Hayes ile yaşadığı ilişkiyi yakın çevresiyle paylaşmaya çekinir ama
kendisini Hayes’ten alıkoyamaz fakat bir gün Hayes’in arkadaşlarıyla sohbet
ederken Hayes’in genelde tüm kadınlatavlamaya çalışırken aynı hareket-
leri yaptığıöğrendiğinde kalbi kırılır ve aldatılma travmatetiklendiği için
Hayes’ten ayr. Hayes’ten ayrıldıktan kısa re sonra ise m gazetelerde
İ
ikisinin fotoğrafları çıkar ve Solène
m insanlardan sosyal medya tabiri
ile “liyemeye” başlar.
Filmin en sevdiğim kısmı ise seyirciye
sunduğu bu bakış açısıydı. Genelde
çok zengin ve ünlü erkekler kendile-
rinden yaşça küçük kızlarla beraber
olduklanda toplum bunu yadırga-
maz veya bir re sonra alışır ama
genç ve yakışıklı bir erkek kendinden
yaşça büyük bir kadınla sevgili oldu-
ğunda toplumda karşı konulmaz bir
nefretle karşılaşır. Filmde bu nefreti,
“İnsanlar mutlu kadınlardan nefret
eder,” olarak güzelce açıklasalar da
toplumdaki bu nefretin insanların ha-
yatınasıl etkilediğini çok net göre-
biliyoruz. Nitekim Solène ve Hayes de
iki yetişkin âşık olarak bu nefretten
nasibini alıyorlar.
Birçok lt filmde rol alan Anne Hat-
haway, bu filmde rol alman sebe-
bini toplumda oluşan Oscarlı oyuncu
algıyıkmak olduğunu ifade ediyor.
Kendisinin bu görüşütakdir etsem
de filmde eğer Anne şında başka bir
oyuncu olsaydı bu seviyede olur muy-
du söylemek zor çünkendisi ve ba-
şarılı oyunculuğu çok klişe olabilecek
bir filmi gülümseterek izletiyor diye-
bilirim. Şimdiden güzel ve farklı bakış
açıları sunan bu filmi izleyecek her-
kese iyi seyirler dilerim.
73
/MylosKtap /MylosKtap /mylosktap
mylosyayngrubu.com
MUTLAKA OKUMANIZ GEREKEN 50 POLİSİYE YAZARINDAN BİRİ,
İTALYAN POLİSİYESİNİN USTASI ANDREA CAMILLERI.
ANDREA CAMILLERI İLE BÜTÜNLEŞMİŞ, TÜM DÜNYADA TANINAN
KOMİSER SALVO MONTALBANO.